Gençler ölürken, karamsar olmaya vakit yok – Hakkı Özdal

Önce zorunlu, vicdani bir açıklama: Bu yazıda, geçtiğimiz hafta içerisinde hayatını kaybetmiş iki gencin yaşam ve ölümlerine (de) değineceğim. Biri, uygarlığın eski katmanlarından getirilmiş cinayet, katliam ve savaş yöntemleriyle Kobani’yi kuşatan cihatçı barbarlara karşı, bu kenti savunan Kürtlerle birlikte direnirken hayatını kaybeden bir Türk devrimcisi Nejat Ağırnaslı… Diğeri, bir tür bireysel manifestoyla, bunu yapacağını duyurduktan sonra kendi hayatına son veren Mehmet Pişkin…


Önce zorunlu, vicdani bir açıklama: Bu yazıda, geçtiğimiz hafta içerisinde hayatını kaybetmiş iki gencin yaşam ve ölümlerine (de) değineceğim. Biri, uygarlığın eski katmanlarından getirilmiş cinayet, katliam ve savaş yöntemleriyle Kobani’yi kuşatan cihatçı barbarlara karşı, bu kenti savunan Kürtlerle birlikte direnirken hayatını kaybeden bir Türk devrimcisi Nejat Ağırnaslı… Diğeri, bir tür bireysel manifestoyla, bunu yapacağını duyurduktan sonra kendi hayatına son veren Mehmet Pişkin… Haklarında söylenmiş her söz, yakınlarının, onları sevenlerin, kayıplarından acı duyanların üzüntülerini artırıyor belki de… Hele de her şeyin, insanları üzen olayların bile bir ‘kullan-at’ pişkinliğiyle hızlı hızlı elden geçirildiği bugünlerde, aslında birbirinden çok farklı yaşamış ve bambaşka ölümlerle aramızdan ayrılmış bu iki insan hakkında ‘konuşmak’ başlı başına bir ‘cüretkarlık’ elbette, biliyorum. Bu ağır yükü üzerimde hissediyorum, ama o ‘cüreti’ de, yine bambaşka biçim ve saiklerle de olsa, her ikisinde de dikkat çekici olan ‘soğukkanlılık’tan alıyorum…
Bu yazı 17 Ekim 2014 günü yazılıyor. Bir ateş çemberinin ortasında ve giderek de ‘içinde’ olan bir ülkeden… Şöyle bir 17 Ekim günü:
Gündüz Ankara’da, çok değil, bir yıl kadar önce, oğlu, başkentin ana meydanında, polis tarafından ve herkesin gözleri önünde silahla vurularak öldürülmüş acılı bir anne; bu cinayeti işleyen katile katil dediği için, ‘sağ kalmış’ oğullarıyla birlikte sanık sandalyesine oturtuluyor.
Akşam İstanbul’da, iktidarları yolsuzluk ve haksız zenginleşmeyle anılagelmiş bu ülkede bile ‘tarihin en büyük’ yolsuzluk iddiaları olarak anılan ve mevcut siyasi iktidarı tüm başat unsurlarıyla gayet yakından ilgilendiren 17 Aralık soruşturması hakkında (işlenen suçların delil ve tespitlerine, benzeri görülmemiş şekilde tüm toplum tarafından tanık olunduğu halde) takipsizlik kararı veriliyor.

Ethem Sarısülük’ün can verdiği Haziran direnişi sırasındaki ‘genel durum’/ ‘hakim iyimserlik’ düşünüldüğünde gerçekten de ‘karanlık’ bir resim… O günlerde sadece geleceğe değil, ‘şimdi’ye de umutla bakan pek çok insan, gelinen nokta karşısında karamsarlığa kapılıyor. Geçen 16 ayın ardından, yasal-siyasal-moral veri tablosu 2013 Mayısından bile geriye gitmiş durumda. Direnişin cesur ve sonuç alıcı eylemiyle; yaratıcı, kapsayıcı ve kurucu söylemi; iktidarın çoğunlukla bir yalanın usanmadan tekrarlanmasından ibaret algoritmaları, gerici ‘gündelik çıkar’ belasının kışkırtılması, dini taassubun kaşınması ve sokağa yönelik dizginsiz şiddetten oluşan zorba taarruzları karşısında, topluma yeterince nüfuz edemeden gerilemeye başladı. Otoriter yöntemlerine başkaldırılması karşısında, gençlerin, çocukların katledilmesine dahi kahramanlık gözüyle bakacak, emirlerini ben verdim diye gururlanacak, körpe ölülerin mezarlarına bırakılan oyuncakları ve onların acılı annelerini bindirilmiş kalabalıklarına yuhalatacak kadar kendinden geçmiş ‘başkişi’, daha ‘geniş’ bir koltukta oturuyor artık. Ve Sayfı Sarısülük, oğlunun katiline verilenden daha ağır hapis cezası istemiyle sanık sandalyelerine oturtuluyor. Yolsuzluk, ahbap kayırmacılığı, rüşvet ve haksız zenginleşmeler oligarşisinin kuyruğu, herkesin de göreceği şekilde ele geçmiş olmasına rağmen, örtbas ediliyor. Kürt sorununun çözümü konusundaki samimiyetsiz ve gönülsüz oyalamaları ve tarihsel-ideolojik gericiliğinin hortlaklarıyla dolu söylemi, toplumu derin ve tehlikeli kırıklarla parçalıyor. Ve nabzı Suriye’de atan uluslararası gerilimin mezhepçi, kıyıcı yüzündeki sorumlulukları, dünyanın dikkat dolu flaşları patladığında, çekilmiş sulardan geriye kalan çakıl taşları gibi parlıyor. Bütün bu basınçlarla sıkışmış yönetici kast, aslında biçare, ama ‘çıkış yolu’ zannettiği zorbalıkları, kural tanımazlıklarıyla, ‘duvara karşı’ süratleniyor.

* * *
Perşembe sabahı, iyi eğitimli, yüksek kariyerli Mehmet Pişkin’in, son dakikalarını kaydettiği videoyu yayınlamasının ardından, bu videoda ilan ettiği intiharını gerçekleştirmesi, üzüntü ve –maalesef– ‘merak’ dolu bir ilgi yarattı. Sosyal medyada daha önce paylaştığı mesajları, gündelik yaşamı hakkında fikir veren fotoğrafları yeniden dolaşıma sokuldu. Mehmet, belli ki, özellikle polis şiddetinin doruk noktasına çıktığı 31 Mayıs 2013 tarihinden itibaren Gezi Parkı direnişine aktif olarak katılmış, orada yepyeni bir ruh, kendisini de sağaltan ve yükselten güç görmüştü. 1 Haziran 2013 günü, yani bütün gaz, su ve plastik mermi bombardımanına rağmen parktan vazgeçmeyen eylemciler karşısında polisin geri çekilmek zorunda kaldığı gün, “Bugünden itibaren bu halk üzerine yazılmış bütün kuramlar gözden geçirilecek” diyen, ‘askerli’ sloganlara karşı çıkan, “Biz Diyarbakır’ı 30 yıl bu medyadan izledik değil mi” diye soran bir direniş aktivistiydi… 16 ay sonra, belki bedbaht değil ama mutsuz, belki soğukkanlı ama sabırsız, karamsar değil ama umutsuz bir açıklamayla hayatından vazgeçerken, (kendisinden başka kimseyi ilgilendirmeyen ‘özel sorunları’nın yanında) bu 16 ayın sonunda gelinmiş ‘heves kırıcı’ bir noktada da duruyordu. Birleşik eylemin gücünü gösteren ama onu kalıcı olarak örgütleyemeyen, yeni bir ülkenin ışığını tanıtan ama onu bir yıldız gibi göğe sabitleyemeyen bir direnişin ardından; ‘özel olanın da aslında politik olduğu’ yönündeki çokça kullanılan aforizmadaki gibi…

* * *
Mehmet Pişkin’den iki gün önce Nejat’ın ölüm haberi duyulmuştu. Bu coğrafyanın çok acı çeken Ermenilerini ve Alevilerini, yaşama bakışının tüy gibi hafif bir bagajı, barbarların kuşattığı bir şehre savaşmaya giderken yanına aldığı bir ‘direniş bavulu’ gibi, kod adında toplayarak Kobani’ye koşmuştu. Onun da ardında bir mektup bıraktığı, 17 Ekim günü duyuldu. “Sıradan bir insan olarak doğdum ve sıradan bir insan olarak da sizinle vedalaşıyorum” diyen bir sezgiyle yazılmış; ölümcül bir savaş katılma tercihini ‘ulvi amaçlarla’ mitleştirmeyen; “her şeyden önce bu tercihi kendim için yaptım” deme cesaretini gösteren; ‘içe bakış’la ve ruhundan hiç eksilmemiş olan ‘anlam arayışı’yla zenginleşmiş bir veda mektubu… Çok uzatmadan, yoldaşlarının ve onun anısını henüz bir jilet kesiği olarak kalbinde taşıyanların, ‘biz’lerin sabrını zorlamadan şu satırlarına dikkat çekmek istiyorum: “Türkiye’nin batısında, sıradan emekçi insanların hayatını büyüleyecek, sıradan kahramanlar çıkaracak büyük bir çıkışın tohumlarını, hakikat arayışçılığının öncü ve artçı örgütünü yaratmanız dileğiyle.”

Neverland’ı özleyen ve hep çocuk kalmak isteyen bir ‘devrimci hücre’ halindeki yüreğiyle; ‘hakikat arayışı’nın en sıcak, en zorlu denizine, ‘çıkış tohumları’nın değil, zafer ve yenilgi çınarlarının boy verdiği Kobani’ye giderken, veda notuna iliştirdiği sade vasiyeti. İtiraz ettiği ‘büyüsüz ve şeyleşmiş’ dünyaya karşı sabrı azalmış bir ‘hücre’nin, geride, ‘batıda’ bıraktığı insanlar ve işler karşısındaki içten mahcubiyeti…

Evet, hırsızları kaçırdıkları mahkeme salonlarına Ethem’in ailesini dolduruyorlar… Komşularını kessinler diye ellerine tutuşturulmuş bıçakları bileyenler gördük sokaklarda belki… Umutsuzluk, sabırsızlık kimi zaman umulmadık genç kapılardan uzatıyor başını… Evet tablo karanlık… Ama karamsar olacak vakit de yok. “Her musibet, insana katkılar sunan bir fırsatmış aslında…” diye yazan gençlerin vasiyetleri omuzlarımızda:
“Türkiye’nin batısında, sıradan emekçi insanların hayatını…”

one cıkanlar