Soma, Hafıza ve Etik – Rıza Ekinler

İki toz bir hakikat: Soma ve Şengal

Neyse ki toz vardı. Böylece hep beraber iki büyük felaketi atlatabildik. Soma’da kömür taşınan konveyörlerin üstünde yerin altından üzerimize doğru gelen cansız madencilerin kömür tozuyla kaplanmış kıyafetleri, yüzleri. Şengal’de cehennem arasından yarılmış, YPG/J’nin açtığı koridorun içinden gelen Ezidiler’in tozla kaplı yüzleri, kamyonlar.

I.Işık: Cehennemin Garip Aydınlığı

Adaletin hukukun içine sığmayan yüzünü bilmek zor. Mesela tazminat davası denen şeyin hiçbir zaman insanın yerlerde sürüklenen haysiyetini karşılayamaması gibi. Şimdi Soma’da görülen davada mahkeme heyetinin davayı kaç kişi adına yürüteceğini sorgulamak gerekiyor: İç savaşı hatırlatan bir durum varsa, o da bu ülkede son 12 yılda 14 bin işçinin ölmüş olmasıdır.

İşçilerin kendilerini bu dünyada bir fazlalık, yaşamlarını tesadüf olarak görmesinin bir tazminatı var mıdır? [1] Ayaklar altına alınan hayat, hayaller ve haysiyetin hesabının sorulabileceği bir hukuk düzlemi var mıdır? Bir yıl önce, Soma’da yüzleri kömür tozuna bulanmış işçilerin bantların üzerinde gelen bedenlerinin sığdığı bir hukuk düzlemi var mıdır?Maden işçisi Tevrat şöyle anlatıyor:

“[Soma’da kaza olan madene] girdiğimizde İMBAD (şirketi çalışanları) beş kişiyi canlı çıkarıyordu. Onların girdiği yerden beş kişi aldılar, biz başka bölgeye, 150 mt kadar aşağı indiğimizde bandın altından geçtik. Orası çok fazlaydı, 90-95 kişi falan üst üsteydi. Orası cenazelerin kafa lambaları hala yandığı için bir aydınlıktı, hani cehenneme girersin bir ışık olur ya lambaların biri sağa biri sola bakıyordu, bandın altına geçtiğimizde. Garip bir cehennem aydınlığı gibi. O işte. “[2]

Tevrat’ın bahsettiği ışık, kapitalizmin tarihinin üstüne doğru yayılan alaca karanlıktan başka ne olabilirdi ki? Tarih meleğini çağırsak, kapitalizmin yenilikten ve ilerlemeden ziyade aynı’nın, cehennemin sonsuz tekerrürü olduğunu belirtecek. Katliamın, tecavüzün, boğularak ölmenin, yanarak ölmenin, başı kesilerek ölmenin, iskeleden düşerek ölmenin sonsuz bir tekrarı olduğunu söyleyecek.

Işık: Çölün ruhu

İnsan tek başına hakikati tutamıyor. Çoğu zaman bunu nesneye devredebiliyor. Dilini ödünç veriyor. Nesnenin taşımaya aday olduğu melankoli bir yandan yaraya takılıp kalmayı, yürüyememeyi getirirken, diğer yanda hakikati tutan, ona yapışan bir yön taşıyor. Kobane kuşatması sırasında, Suruç sınırında yer değiştiren tozun içindeki beşik ‘garip bir aydınlığı’ tutmuştu. Kimisi çöl diyor buna. Beşiğin tarihine sızan bir çöl: “Uygarlığın zaferinde hiçbir şey eksik değil. Ne siyasi terör, ne duygusal fukaralık. Ne de genel kısırlık. Çöl bundan fazla genişleyemez: zaten her yerde.” [3]

Bizi Soma’da yerin altından ve Şengal’de yollardan ayıran ne? Mekanı ve zamanı ayıran, bölen neydi? Bölmek zorundaydı. Bölünmeliydik. Yaşayabilmemizin koşulu buydu. Başka türlüsü olamazdı. Solun, muhalifliğin, varlığımızın yörüngesini altüst edemezdik.

Hitler faşizmi düştükten sonra kamplara giren bir İngiliz TV kanalı oradaki ‘canlıları’ ve ölüleri çekiyordu. ‘Yalnız bir yerde kamera sanki yanlışlıkla, canlı gibi görünen insanlara, yerde çömelmiş veya ayakta ruh gibi gezinen bir grup tutukluya takılıp kalıyor… Yine de, o ana kadar sabırla çıplak cesetleri, paramparça olmuş ve üst üste yığılmış o korkunç ‘kuklaları’ çeken aynı kameraman, o yarı canlı varlıkların görüntüsüne dayanamayıp hemen bir kere daha kadavraları görüntülemeye başlıyor.’ [4] İnsan gözünün kaldıramadığı bir temaşa…

İşte toz diyoruz, sağ olsun, Soma ve Şengal’de ‘yanlışlıkla’ görüleni görmememizin önünde durdu. Kamplardaki tanık gibi, o yüzü görmüş olanlar utançla başka bir yere gideceklerdi belki de. Tozun perdelediği utanç, onların yüzlerine bakarken ortaya çıkacak utanç ‘başka bir özneyi’, başka bir etiği doğuracaktı belki de.

Neyse ki toz vardı.

Bu sayede takvimlik eylemler, sloganlar, halkların kardeşliği, yumruklar, koltuklar, proletarya partileri, yarım yüzyıllık sendika tabelaları, devrimciler, bir kısım Kürt insanı, ama özellikle Türk insanı yerini koruyabildi. Çok şükür, başkası olabilecek, durduğu yer tepetaklak olacak özneyi atlattık.

III. Işık: Tarih tozu, toz etiği

Çölün parçaları: Her gece rüzgardan dolayı yer değiştiren kum tepeleri. Çölde kum tepeleri sürekli hareket halinde olduğundan kumların canlı olduğunu, çöl uğultularını bir şarkıya benzetenler de çok. 1200’lerde Gobi Çölü’nde dolaşırken duyduğu seslerin kaynağının kötü ruhlar olduğunu düşünen Marco Polo gibi.

Çölün parçaları… Daha da ufalırsak, toz. Beşiğe, ayaklara, yüzlere, arabalara, koltukların altına, okul çantalarına, televizyonların üstüne biriken toz.

Ama toz ölüler ve canlılar arasında bir bağ da kurabilir. Mesela Eski Yunan mezar ayinlerinde, ağıt yakan kadınlar kemikleri topraktan çıkardıktan sonra tekrardan toza bulayıp yıkarlar sonra da güneşte kuruturlardı. Bu herhangi bir yabancı maddenin kemiklere yapışmasını engellediği gibi kemiklerin bir kehanet metni olarak okunurluğunu/anlaşılırlığını sağlardı. Toza bulaştırmadan, ne kemiklerin kehanet anlamını ‘görebilirlerdi’ ne de sezgisel anlamda onlara dokunabilirlerdi. Toz kesinlikle anlamsız değildi. Kemiklerin üzerindeki toz ve onların temizlenmesi canlı olanı ölenden ayıran zamansal bir yarığın maddi bir alegorisi gibidir.[5]

Toz her yerdedir. Tozun yüzleri örtmesi tozu tarih nesnesi kılabilir mi peki? Ermeni Soykırımı. Liberal ‘özür’ kalıplarının dışında, “yüzleşmek” kavramında toz geçmişte yapılan adaletsizliklerle bizim aramızdaki zamanı ifade ediyor olabilir mi? Bu sefer toz, tarih gibi. Geçmişin hakikati ile bizim aramıza giriyor. ‘Tarih toz biriktiriyor’:

“Toz [şehrin] üstüne çöküyor, ortalığı karıştırıp sonra tekrardan dibi boyluyor. Pasajlara dalıyor ve köşelerde birikiyor; burjuva salonlarının kadife perdelerine ve döşemelerine dadanıyor; Musee Gravin’deki tarihi mum heykellerine yapışıyor. Kadınların kıyafetlerindeki son moda kuyruklar yerdeki tozları süpürüyor. Louis Philippe yönetiminde, toz devrimlere bile bulaşıyor.”[6]

Filozof, etiği hakikate sadakat olarak okumak istiyor. [7] Hakikate sadakat: her yere yapışan toz. Hakikatle bizim aramıza, ayrı ayrı öznelerin arasına yapışıp duran toz.

Belki de emek gibi, haysiyet bir topluluk ve özneleri arasındaki ilişkileri yeniden üreten kuvvetler arasında sayılabilir.[8] Diğer bir ifadeyle, haysiyet devrimci bir özne olarak belirlenebilir. Tanıklığın utancında olduğu gibi, bir işçinin dünyaya karşı kendisini fazlalık hissetmesi, yaşamını tesadüf sayması, tesadüfen hayatta kalan Ezidiler, toplu mezarlara layık görülen binlerce Iraklı veya Suriyeli ile bizim aramızda kurulabilecek somut bağ emek ve aynı dünyayı paylaşıyor olmak gibi, insan olmanın getirdiği haysiyet de olabilir. O zaman bir öğrenciyle işçinin, bir Aydınlı ile Ezidi’nin, beyaz yakalı ile Somalı’nın, 100 yıl önce katledilen bir Ermeni’nin ve Türk’ün birbiriyle kurduğu bağlantılar başka bir temele oturtulabilir. Bütün bu tanımlar aşındırılabilir.

Açıktır ki bu izleğin etiği liberal ‘ötekilik’ etiği olamaz. Anlatılan, bu şeyleşmiş felaketler alemi karşısında utancın doğurduğu öznenin yaratacağı dünyaya olan inanca sadakat. Yine de yükümüzü ağırlaştıran, bu dünya yıkılsa bile, tozunun yine bir yerlere yapışacağını bilmek.

*****

NOTLAR

[1] Soma’da bir grup maden işçisi ile Soma Raporu meselesiyle ilgili sohbet ederken 19 yaşından beri kömür çıkartan A. nın ağzından birden şu cümle çıkıvermişti: “Maden işçisi yaşıyorsa fazlalıktır, tesadüftür… [2] Aktaran: Suzy Hansen, ‘The Mine Disaster That Shook Turkey’ başlıklı haberin görüşme notlarından, http://www.nytimes.com/2014/11/30/magazine/the-mine-disaster-that-shook-turkey.html?_r=0 [3] Görünmez Komite, Çağrı http://hayalgucuiktidara.org/index.php/bizden-yaz-lar/ic-savas/158-cagr-tiqqun-goeruenmez-komite-skopbuelten [4] Agamben, G. Tanık ve Arşiv [5] Serematakis, N. The Memory of the Senses. [6] W. Benjamin, ‘Görmenin Diyalektiği’ içinde . Susan Buck-Morss [2009]

[7] Badiou, Etik.

[8] Elbette böyle karşılaştırmada dikkatli olmak gerekiyor. Kastım kesinlikle kölelik koşullarında çalıştırılan madencilerle/tersane işçileriyle beyaz yakalıların çalıştığı koşulların bir karşılaştırması değil, onlar arasında kurulabilecek başka bir bağın haysiyet üzerinden kurulabileceği.

 

.

 

one cıkanlar