Ağırnaslı gülerken… – Müge Tuzcuoğlu

Bu yazı yazılmayacaktı aslında! Gidenin arkasına bıraktığı sitemden mi, ne söylesen de geri gelmeyeceğinden mi, zaten söyleyeceğini söyleyip sözleri bitirmesinden mi bilmem, yazılmayacaktı işte. Hele de giden bir değil, bin değil iken…

Bu yazı yazılmayacaktı aslında! Gidenin arkasına bıraktığı sitemden mi, ne söylesen de geri gelmeyeceğinden mi, zaten söyleyeceğini söyleyip sözleri bitirmesinden mi bilmem, yazılmayacaktı işte. Hele de giden bir değil, bin değil iken…
Suphi Nejat Ağırnaslı’nın son mektubu ile “Kahkahanın Zaferi” adlı kitaplar birlikte okunmasaydı, işte bu okuduğunuz yazı olmayacaktı.
Yine de hem tarih boyu insanlığı yalnız bırakmayan “gülme” ile savaşarak giden tüm insanlara haksızlık etmeden, sadece nacizane bir dipnot düşmek olsun bu yazının kısmeti de.
Her ne kadar ben okurken ağlasam da, Ağırnaslı’nın gülerek yazdığını bilmenin dürtüklemesiyle dökülen kelimeler olsun sadece…
O kendini hiçbir kimliğe sığdırmasa da, ezilen tüm kimliklerin ağırlığını sırtlansa da, “farklı” kimliğiyle, geriye not bırakabilmiş birkaç insandan biri olduğu için belki hem yazmak ağır hem de kolay. Bir Kürt, savaşa giderken ardında hayata dair çözümlemeler bırakmıyor, hayatını çözmek için gidiyor. Ama bir Türk(?), ardında hayat tahlilleri bırakıp, yolunu anlamlandırıp, gidiyor.
Belki de hiçbiri… Bilmiyorum.
İşte bu nedenlerden yazılmayacaktı zaten!
Ama işte başladık bile yazmaya…
“Kahkaha” kitabından başlayalım mı?
“Gülen Buda, insanlara şunu göstermek için şişmandır: En iri beden bile yeterince büyük bir gülüşle yerden havaya yükselebilir. Bu da ne kadar büyükse, kahkaha da o kadar yüksek sesli olur. Hep gülerek yok ettiğimiz şey işte budur: Ağırlık: Yaşamın yükü ve baskısı, ta ki sonunda sorunları aşacak kadar kendimizi hafif hissedinceye kadar. Sınır gökyüzüdür.” (s. 35)
Barry Sanders, kitabında, gülmenin, özgürleştirici etkisinden bahseder. Ve bir kez gülen insanların, eğlenen, kahkaha atan, coşan insanların; bu özgürlük tadını aldıktan sonra bir daha asla geri dönemeyeceklerini anlatır.
Bu durum, elbette, egemenlerin, diktatörlerin hoşuna gitmeyecektir. Ve dolayısıyla, Sanders’a göre, gülme; tarih boyunca, başta kadınlar ve köylüler olmak üzere tüm ezilenlere, kimi dönem dinler, kimi dönem siyasetler tarafından yasaklanır, baskılanır, hor görülür, aşağılanır. Bazen de haftanın bir gününe sıkıştırılır gülmek. İnsanları, hayvanlardan ayıran düşünmenin yanındaki tek özellik olan gülmek…
Hatırlayalım: Hayatımızdaki insanlardan kimler gülmemizi kızmıştı? “Sus” diye bağırmıştı? Ya da kadınların kahkahasını kim hor görmüştü?
Bir alıntı daha:
“Bebek sık sık gülüp annesine bir ‘masumluk’ durumunu anımsatırken, anne-baba da bebeğe kendine hakim olmayı, bütün bedensel işlevlerini denetlemeyi öğretirler. Yavaş yavaş bebek seyri belirsiz bir süreçle, düzenli aralarla yemek yiyerek, uyuyarak ve rahatlayarak toplumsallaşmaya doğru ilerler. Ama bebeğin küçük bir parçası -her tür ehlileştirme hareketini eliyle bir yana itecek kadar asi bir parçası- ısrarla anne-babanın denetimi dışında kalır: Bebek herhangi bir anda denetimsiz kahkahalar atar. Durup dururken, saçma bir ayrıntı yüzünden gülmekten katılabilir. Gülme konusundaki felsefi metinlerin, gülmeyi yasaklayan dinsel bildiri ve emirlerin hepsinde nasıl, nerede ve ne ölçüde gülünmesi gerektiği konusunda talimatlar getirilir; insanın gülmeye karşı takınması gereken uygun tutum belirlenir, çünkü gülme yetkililere boyun eğecek son “duyu”muzdur. …Sanki gülme daha eski, denetimsiz bir çağın -istediğimiz gibi güldüğümüz, dışkıladığımız ve keyfimize baktığımız daha ilkel bir dönemin- bir kalıntısı olarak peşimizi bırakmıyormuş gibi gereğince bir yana itilmiş, görüş alanımızdan güvenle uzaklaştırılmış gülme, her an yetişkinlik, uygarlık paravanımızı yıkma tehdidinde bulunur. Kahkahalarınızı bastırmaya çalışın, göreceksiniz aradan çıkıverecekler.” (s. 44)
Henüz ehlileştirilmemiş çocuk gibi kadında da durum benzerdir. Tarih boyu, erkek egemenler tarafından susturulmaya çalışılan kadın, susmaz. Susamaz! Kıkırdar! Bir yerlerden tutmaya çalıştığı kahkahası, sesi patlayıverir!
Sanders’ın da, bugüne geldiğinde dikkat çektiği ve dinleyerek öğreneceğimiz çok şeyin olduğunu söylediği etnik ve kadın gülüşü bunun kanıtıdır!
Etnik ve kadın ve gülüş; bugünlerde savaşan birilerini hatırlatıyor. Her fotoğrafta, yorgun bir savaşçı beklerken, karşılaştığımız gülen çocuklar gibi… Hep ağlamaları beklenirken, gülen direnişçiler gibi… Ağlayan göçebelere, gülerek yardım eden savaşçılar gibi… Altın tepside acılar, ağlamalar, gözyaşları sunulurken, tenezzül bile etmeyip çıplak ayaklarla gülen o çocuklar gibi…
Bu noktada, “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamamız gerektiği” gibi, bir de bir bebek, çocuk kalma saflığını arayan sürecin de peşinden koşmamız lazım değil mi?
Ağırnaslı’nın gittiği, “Yetişkinlerin dünyasını reddedip” gittiği, Peter Pan’ların dünyası işte o dünya! “Sıradanlığı” bu kadar sıra dışı gösterilmiş bir yolda kanıtladı. Basit bir şey iken, “büyüsüz” ve “şeyleşmiş” iken, büyükleme çabası bırakmış ismini. Ve bunu kendi için yapmış, her şeyden önce.
En çok da çelişkileriyle savaş vermiş sanırım. Ve bir noktada, birçoğumuz hâlâ bu savaştayken, o, bunların bireysel değil, toplumsal olduğuna nihayet edip bunları da örgütlemeye girişmiş. Bunun ismini de hakikat bırakmış.
Ve işte ehlileştirilememiş çocukların dünyasını tercih ettiğini anlatmış mektubunda. Yetişkinlerin dünyasına inat!
“Hayalgücü iktidara!” diye bir sloganı da bizlere armağan ederek.
Neden ki gülme, gülümseme, kahkaha yasaklanmış tüm ezilenlere; işte onunla birlikte hep ağlama sunulmuş. Acının kanıtı, savaşın haklılığının göstergesi olarak ağlama! Buna da karşı çıkmak lazım değil mi? Egemenlerin ciddiyet dediği şeyin bugüne kadar bize nasıl bir hayrı oldu acaba? Acılarımızı kanıtlamak zorunda mıyız, hem de ağlayarak!
Ağırnaslı’nın bu mektubu, gülümseyerek yazdığına kalıbımı basarım. Çünkü gülmüştür. Ve ondan sonra Paramaz Kızılbaş olmuştur!
“Kahkahanın Zaferi”ni de okumanızı öneririm, Nejat Ağırnaslı’nın mektubunu da.
Gülerek… Sadece gülerek çok şey değiştirilebiliyormuş…

one cıkanlar