Gri alanda – Slavoj Zizek

11 Şubat 2015

“Uç noktadaki deneyimlerde özgürleştirici bir şey olduğu, bu deneyimlerin gözlerimizi bir durumun nihai hakikatine açtığı fikrini terk etmek zorundayız. Terörden çıkarılacak en bunaltıcı ders belki de budur.”

[Bu çeviri metni, Çeviri Komünü ve Dünyadan Çeviri bloğunun ortak çalışmasıdır.]

“Ben şuyum” (veya “Hepimiz şuyuz”) şeklindeki acıklı özdeşleşme formülü ancak belirli sınırlar dâhilinde iş görüyor; bu sınırları aştığındaysa müstehcen bir hal alıyor. “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) diyebiliriz fakat “Hepimiz Saraybosna’da yaşıyoruz!” ya da “Hepimiz Gazze’deyiz!” gibi örnekler verildiğinde iş karışmaya başlıyor. Hepimizin Saraybosna veya Gazze’de yaşamıyor olduğumuzu hatırlatan acımasız gerçek, acıklı bir özdeşleşme ile üstü örtülemeyecek kadar güçlü hale geliyor. Söz konusu olan Muselmänner, yani Auschwitz’deki yaşayan ölüler olduğunda böyle bir özdeşleşme müstehcenleşiyor. Şunu söylemenin mümkünatı yok: “Hepimiz yaşayan ölüleriz!” Auschwitz’de, kurbanların insanlıktan çıkarılması öyle bir raddeye varmıştı ki, onlarla herhangi bir anlamlı özdeşleşme kurmak olanaklı değildir. (Ve, tam zıddı yönde, “Hepimiz New Yorkluyuz!” diyerek 11 Eylül kurbanları ile dayanışma beyan etmek de saçma olur. Milyonlarca insan şöyle der: “Evet, New Yorklu olmayı çok istiyoruz, bize vize verin!”
Aynısı geçtiğimiz ay yaşanan katliam için de geçerli: Charlie Hebdo’nun gazetecileri ile özdeşleşmek görece kolaydı, ancak şöyle bir açıklama yapmak çok daha zor olacaktı: “Hepimiz Baga’lıyız!” (Bilmeyenler için Baga, Boko Haram’ın iki bin kişiyi infaz ettiği, Nijerya’nın kuzeydoğusundaki küçük bir kasabadır.) “Boko Haram” adı, kabaca “Batı tarzı eğitim yasak” şeklinde tercüme edilebilir – özellikle de kadınların eğitimi. Ana hedefi cinsiyetler arasındaki ilişkilerin hiyerarşik olarak düzenlenmesi olan kitlesel bir sosyopolitik hareketin mevcut olması şeklindeki tuhaf olguyu nasıl değerlendirmek lazım? Sömürüye, tahakküme ve sömürgeciliğin diğer yıkıcı ve aşağılayıcı yanlarına maruz bırakılmış olan Müslümanlar, tepkilerinde neden Batı mirasının (en azından bizim için) en iyi kısmını, yani eşitlikçiliğimizi ve – tüm otoritelerle dalga geçme özgürlüğü de dâhil – kişisel özgürlüklerimizi hedef alıyorlar? Yanıtlardan biri hedeflerinin bilinçli seçilmiş olduğu: Liberal Batı, yalnızca sömürdüğü ve şiddet yoluyla tahakküm kurduğu için değil, aynı zamanda bu zalim gerçekliği tam zıddı bir kılıkta, yani özgürlük, eşitlik ve demokrasi olarak sunduğu için de bu kadar katlanılmaz.

Paris katliamının kurbanları ile dayanışma içinde el ele tutuşmuş olan, Cameron’dan Lavrov’a, Netanyahu’dan Abbas’a kadar dünyanın büyük politik isimlerinin sergilediği piyese geri dönersek: eğer ikiyüzlü sahtekârlığın bir resmi olsaydı, işte bu olurdu. Kimliği bilinmeyen bir vatandaş, tören alayı penceresinin altından geçerken, Avrupa Birliği’nin gayri resmî marşı olan Beethoven’ın “Mutluluğa Övgü”sünü çalarak, içinde bulunduğumuz karmaşadan en fazla sorumlu olan insanların sahnelediği bu mide bulandırıcı piyese politik bir zevksizlik de kattı. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, onlarca gazetecinin öldürüldüğü Moskova’da böyle bir yürüyüşe katılsa hemen gözaltına alınırdı. Ve gerçekten de bir piyesti sergilenen: medyada gösterilen fotoğraflarda siyasi liderler sanki bir caddedeki büyük bir kalabalığın önündeymiş izlenimi veriliyordu. Fakat yukarıdan tüm sahneyi alan başka bir fotoğrafsa, politikacıların arkasında yalnızca yüz kadar insanın durduğunu, geri kalan alanın bomboş olduğunu ve gruba arkadan ve etraftan polisin eşlik ettiğini gösteriyordu. Esas Charlie Hebdo jesti, kapağında bu olayla acımasızca ve tatsız şekilde dalga geçen koca bir karikatür olurdu.

“Je suis Charlie!” yazılı dövizlerin yanı sıra, “Je suis flic!” (“Ben polisim”) yazılı olanlar da mevcuttu. Kalabalık kamusal toplanmalarda kutlanan ve sergilenen ulusal birlik, yalnızca etnik grupların, sınıfların ve dinlerin ötesine geçen halkın birliği değildi; aynı zamanda halkın, düzen ve denetim güçleri – yalnızca polis değil, gizli servis CRS de (Mayıs 1968’in sloganlarından biri “CRS-SS” idi) – ve tüm devlet güvenlik aygıtı ile birleşmesiydi. Snowden veya Manning’e bu yeni evrende yer yoktu. “Yoksul Arap veya Afrika kökenli gençlik hariç, polise kırgınlık artık eskisi gibi değildi,” diye yazdı Jacques-Alain Miller geçen ay. “Bu kuşkusuz ki Fransa tarihinde hiç görmediğimiz bir şey.” Kısacası, terör saldırıları imkânsız olanı başarmıştı: Vatanseverlik Yasası’nın, insanların gözetime kendiliğinden teslim olduğu bir Fransız halk versiyonunda, 68 kuşağını, baş düşmanı ile barıştırmak.

Paris gösterilerinin esrik anları, ideolojinin galebe çalmasıydı: cezbedici varlığıyla tüm antagonizmaları bir anlığına ortadan kaldıran bir düşmana karşı insanları birleştirmek. Kamuoyuna kasvetli bir seçim sunuldu: ya polissiniz ya da terörist. E peki Charlie Hebdo’nun hürmetsiz mizahı bunun neresinde? Bu soruyu yanıtlamak için, “Dekalog” ile (Kenneth Reinhard ve Julia Reinhard Lupton’ın savunduğu üzere, en nihayetinde On Buyruğu ihlal etme hakkı olan) insan hakları arasındaki bağlantıyı akılda tutmamız gerek. Özel yaşamın gizliliği hakkı, zina yapma hakkıdır. Mülkiyet hakkı, çalma (ve başkalarını sömürme) hakkıdır. İfade özgürlüğü hakkı, yalancı şahitlik yapma hakkıdır. Silah taşıma hakkı, öldürme hakkıdır. Dini inanç özgürlüğü, sahte tanrılara ibadet etme hakkıdır. İnsan hakları, Buyrukların ihlal edilmesini doğrudan tasvip etmez elbette fakat (ister dini ister seküler olsun) iktidarın erişimi dışında olması gereken marjinal bir gri alanı açıkta tutar. Bu loş alanda, buyrukları ihlal edebilirim ve iktidar bunu gözetleyip beni pantolonum inik yakalarsa şöyle feryat edebilirim: “Temel insan haklarıma saldırılıyor!” Esas nokta, burada kesin bir ayrım çizip, insan haklarının, gereğine uygun şekilde, örneğin Buyrukları ihlal etmeyen kullanımını zedelemeden, yalnızca suiistimalini önlemenin, iktidar için yapısal olarak imkânsız olmasıdır.

Charlie Hebdo’nun acımasız mizahı bu gri alana ait. Dergi 1970 yılında, General De Gaulle’ün ölümü ile dalga geçtiği için yasaklanan Hara-Kiri’nin halefi olarak yayın hayatına başladı. Bir okur mektubu Hara-Kiri’yi “ahmak ve edepsiz” (“bête et méchant”) olmakla itham ettikten sonra, bu ifade derginin resmi sloganı olarak benimsendi ve günlük dile girdi. Paris’te yürüyen binlerce kişi için “Je suis bête et méchant” demek, “Je suis Charlie” demekten çok daha uygun olurdu.

Charlie Hebdo’nun “bête et méchant” duruşu, kimi durumlarda ferahlatıcı olabilse de, bizatihi kahkahanın özgürleştirici falan olmayıp, derin şekilde müphem oluşu ile kısıtlı. Antik Yunan’a popüler bakışa göre, vakur aristokrat Spartalılar ile şen demokrat Atinalılar arasında bir karşıtlık mevcuttur. Fakat ciddiyetleri ile övünen Spartalılar, kahkahayı ideoloji ve pratiklerinin merkezine yerleştirmişlerdir: komünal kahkahayı devletin görkemini artırmaya yardımcı olan bir güç olarak kabul etmişlerdir. Sparta kahkahası – aşağılanan bir düşman veya köle ile acımasızca dalga geçmek, onların bir iktidar konumundan duydukları korku veya acı ile eğlenmek – yankısını, “hainlerin” panikleyip ne yapacağını şaşırmasıyla alay eden Stalin’in konuşmalarında buldu ve ta bugüne kadar geldi. (Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim ki bu, iktidardakilerin kahkahasının başka bir türünden, kendi ideolojilerini kendilerinin bile ciddiye almadığını gösteren sinik istihzadan ayırt edilmelidir.) Charlie Hebdo’nun mizahındaki sorun, saygısızlıkta fazla ileri gitmesi değil, ideolojinin toplumlarımızda yerine getirdiği hegemonik sinik işleve mükemmelen uyan zararsız bir aşırılık olmasıydı. İktidardakilere en ufak bir tehdit oluşturmuyordu; yaptığı şey iktidarın aşırılıklarını daha katlanılır hale getirmekten ibaretti.

Batılı liberal-seküler toplumlarda, devlet iktidarı kamusal özgürlükleri korur, ama sözgelimi çocuk istismarından şüphe duyulduğu anda özel alana müdahale eder. Fakat Talal Asad’ın 2009 tarihli Is Critique Secular? Blasphemy, Injury and Free Speech’te (“Eleştiri Seküler Midir? Küfür, İncinme ve İfade Özgürlüğü”) belirttiği gibi, “İslami yasada ‘kamusal’ davranışa uyum sağlamak çok daha katı olabilse de, ev alanına davetsizce girilmesine, ‘özel’ alanların tecavüzüne cevaz verilmez … cemaatin gözünde mühim olan husus Müslüman öznenin, içeriği ne olursa olsun içsel düşünceleri değil toplumsal pratiğidir – bu pratiğe sözel duyuru da dahildir. Kur’an’da şöyle denir: ‘Bırakın dileyen iman etsin, dilemeyense reddetsin.’” Gelgelelim, Asad’ın kendi sözleriyle devam edecek olursak, bu “dilediğini düşünme hakkı… insanları sahte bir bağlılığa inandırmak maksadıyla kendi dinsel veya ahlaki inançlarını alenen ifade etme hakkını içermez.” Bu yüzdendir ki, Müslümanların nazarında, “küfür karşısında sessiz kalmak imkânsızdır … küfür ne ‘konuşma özgürlüğü’dür ne de yeni bir hakikatin meydan okumasıdır; bilakis

one cıkanlar