İSTİSNALAR KAİDEYİ KURAR: Gündelik Kapitalist Zor, İstisnanın Kurgulanışı ve Hegemonik Siyaset

. Nejat Ağırnaslı

*Bu yazı Marksist Teori dergisinin Mayıs-Haziran 2010 sayısında R. Nilay Bakıroğlu mahlasıyla yayımlanmıştı.

RAF burada kendisinin bir istisna olduğunu açıkça ortaya koyuyor ve askeri örgütlenme dışında toplumsal-politik bir örgütlenmeye gitmemesini de stratejik bir hata olarak değerlendiriyor. İşte kritik sorumuz burada beliriyor.

Her ne kadar Türkiye Devrimci Hareketi, RAF kadar uç bir noktada durmasa ve belli toplumsal kesimlerle etkileşime girebilse de RAF’ın ortaya koyduğu soru hala baki kalıyor:
Uç bir politik pozisyonda durmak, yani istisna olmak aynı zamanda kurtuluşun bugün mümkün olduğunun fiili ispatıdır.

Giriş
Türkiye ve dünyada sürekli, insanların ezildikleri, haksızlığa uğradıkları ve öldürüldükleri olaylar yaşandıkça muhalif güçler çoğunlukla bu tarz konulara tepki gösterir ve ‘kamuoyu’ yaratmaya çalışır, olayın ‘gündemde’ daha çok yer edinmesi için çaba gösterir. Ancak, topyekun bir toplumsal kurtuluşu hedefleyenler açısından kimi sorunlar hemen ortaya çıkar. Bir yandan insanların sıradan hayatı gündelik kapitalist ilişkiler altında devam ederken, bir yerde alışagelmiş ezilme ilişkilerinin en uç noktaları yaşanıyor ve ‘sıradan’ insanlara bu konuda pozisyon almaları için çağrılar yapılıyor.
En nihayetinde sistem dahilinde hiçbir şey birbirinden bağımsız işlemiyor ya! Ancak, devrimci/demokrat güçlerin yaptığı çağrılar çoğu zaman sadece vicdana seslenebiliyor ve gündelik kapitalist zor ile mevzu bahis ‘uç’ olay arasında, en azından seslenilen kitlenin algısı nezdinde bir bağ kurulamıyor. Dolayısıyla, günümüzde sıkça yaşandığı gibi ‘siyaset’ ya orta sınıfların işi oluyor ya da ‘vicdan sahibi’ olanların. Bu parçalı yapının üstesinden gelebilmek için ‘uç’ ezilme ilişkileri ile gündelik kapitalist zora tabi olanların neden ilişkilenemediğine bakmamız gerekiyor. Somut olarak Tuzla örneği üzerinden burada böylesi bir tartışma için kimi hazırlayıcı sorular geliştirmeye çalışacağız. Tuzla’nın kamuoyuna nasıl yansıdığı ve farklı aktörlerin süreç içerisinde bu olayla nasıl ilişkilendiğine bakarak hegemonik bir siyasi stratejinin fikri düzlemde değil somut siyasi eylemlilik içerisinde yeniden inşa edilmesi gerektiğini göstermeye çalışacağız. Dolayısıyla, burada ucu açık bir siyasi tartışma için bir fikir egzersizi yapmaya çalışacağız. Flash TV’nin Tuzla üzerine yaptığı bir haberin tahlilinden hareketle, buradan daha somut toplumsal mekanizmalara ve siyasi sorulara değinmek için çaba sarf edeceğiz.
Bugün eğer bir zihniyet devriminden bahsediliyorsa, ezilenlerin radikal ve devrimci siyasetini örgütleyecek olan öznelerin toplumsal mekanizmalara bakması elzem görünüyor. Zira, devrimci siyaset köklü ve pratik bir insan/toplum eleştirisidir ve öyle görünüyor ki, sosyalistler günümüzde bu toplum eleştirisini bütünlüklü bir biçimde yeniden formüle edip, İbrahim Çiçek’in dediği gibi ‘varoluş gerekçelerini’ yeniden oluşturmak durumunda, ‘varoluş hakkı’ ise bunun pratik olarak hakkını verenindir.

Burada yapacağımız tartışma, sadece bir fotoğrafı çekmekle yetinecek, toplumsal mekanizmaların işleyişine ve karşılıklı etkileşimine değinecek. Dolayısıyla, metinden çıkartılan siyasi sonuçların ucu açık. Bu yaklaşım her ne kadar eleştiriye açık da olsa, toplumu anlamanın ve olguları günümüzdeki çeşitli kuramsal çerçevelerle çözümlemeye girişmenin önemi ortada. Eğer devrimcilik mevcut koşulların acımasız eleştirisi ise, bu toplumu çözümlemeye olanak tanıyacak çeşitli kuramsal çerçevelerle ilişkilenmek ve ilkin analitik ve olgusal bir tutum almak durumundayız. Tabii ki, buradaki zemin salt akademik bir sosyal bilim tartışması değil ve elbette faydalanılan tüm kuramlar/ kuramcılar kayıtsız şartsız üstlenilmemekte. Ancak devrimci bir siyasetin toplumla ilişkilenişini tartışabilmek açısından burada sadece bir sorunlar/ sorular yumağının suretini çizip, okuru da sesli düşünmeye davet etmek istiyoruz. Yine bu yaklaşım da tartışmaya açık.

Bir örnek: Tuzla

Ana-akım (burjuva) medyada emek ve emek mücadelesi bir konu haline geldiği zaman çoğunlukla çarpıcı müzikler ve ‘dramlar’ insanların gözleri önüne serilir. Ya genellikle ölümle sonuçlanan bir iş kazası ya da sefaletin en berbat halleri keman eşliğinde ağır çekim siyah-beyaz karelerle vicdanlara seslenir. Benzer kareler bundan iki yıl önce Tuzla tersanelerinde yaşanan ölümler için de söz konusuydu. Bir yandan ‘ölümcül iş kazaları’ veya daha doğrusu ‘iş cinayetleri’ muazzam derecede artmıştı, öte yandan da bunun sorumluları en azından genel kamuoyu için az çok belliydi. Özellikle Limter-İş’in yıllardır verdiği amansız mücadelelerin sonucunda medya Tuzla’da yaşananlara ilgi göstermeye başlamıştı.
Bu sürecin karelerini çektiğimizde Tuzla’da birçok dinamiğin etkileşimde bulunduğunu ve birbirlerini dışlama ve içermeye dönük kimi süreçlerin işlediğini söyleyebiliriz. Öyle ki, konuyla ilgili her aktör bir diğerinin stratejileri/taktikleriyle etkileşime girip ya fiili ya da söylemsel düzeyde karşıtını soğurmaya veya dışlamaya çalışıyor. Tuzla tersaneleri özgülünde yaşanan süreç hem iktidarın işleyişine hem de yıkıcı siyasetin açmazlarına dair kimi soruları gündeme getiriyor. Her ne kadar aradan iki yıl da geçmiş olsa, Tuzla’da aktörlerin etkileşimi, ezilenler cephesinden siyasete bakanlara dair ipuçları veriyor. Dolayısıyla Tuzla özgünlüğünde ele aldığımız konu aslında Türkiye’de ezilenler ve siyaset bağlamında başka tartışmaları da açmamıza olanak tanıyor.

Tahayyül ve mücadele

Tuzla tersanelerinde yaşanan işçi ölümleri Limter-İş sendikasının mücadelesi üzerinden kamuoyunda belli bir görünürlük sağlamakla kalmayıp kimi kesimlerin bu olayla vicdani bir bağ kurmasına olanak tanıdı. Ancak ‘mücadele’ dediğimiz kavram burada karmaşık kimi varsayımlara işaret ediyor. Her şeyden önce, özellikle kitle iletişim araçları, gündelik hayatta bizzat deneyimlediğimiz toplumsal birimlerin (bakkal, sokak, işyeri, ev vs.) ötesinde somut mekanları aşan kimi tahayyüllerin oluşmasına yol açıyor. Bundan dolayı, kapitalizmin gelişimi ile bir siyasi yapı olarak ulus-devlet kimi standartlaşma süreçlerini ve paylaşılan varsayımları gerektiriyordu. Nasıl soyut bir birim olarak para birbirleriyle mukayese edilemeyecek metaları soyut emeğin ölçütü olarak ifade edip, bu soyutlama üzerinden dinamik bir pazarın oluşmasını mümkün kılıyorduysa, aynı şekilde siyasi farkların da dile gelebildiği ve müzakere edilebileceği kimi düzlemler oluşmak durumundaydı. Demokrasi olarak kavramlaştırılan bu olgu ortak bir siyasi düzlemi varsaymak durumundaydı. Dolayısıyla, farklı yerlerde farklı hayatlar yaşayan insanları tek bir bayrak altında toparlamak sadece çıplak zor ile mümkün olmayıp aynı zamanda devletin sürekliliğini güvence altına almak için iktidar kimi alternatif fikirlerin dile gelmesine olanak tanımak ve bunları şu veya bu biçimde soğurmak durumundaydı. Muhayyel bir ‘alan’ olarak kamuoyu, kapitalist modernite içerisindeki belirleyici iktidar biçimlerinin gelişiminin ve bizzat kapitalist pazarın bir ürünü olarak ortaya çıkmak durumundaydı. Ancak bu ‘muhayyel’ alan son derece somut ve sürekli tekrarlanan bir pratik üzerinden kurulur: Tıpkı gündelik hayatımızda ‘hissettiğimiz’ ama ‘ele dokunur’ olamayan ‘kurumlar’ ve ‘yapılar’ gibi ‘ulus devlet’ ve ‘kamuoyu’ da bir biçimde ‘hayal’ edilmeli ki, bizi kimi pratikleri belli biçimlerde ve belli varsayımlar üzerinden yapmamızı sağlasın. Eğer Benedict Anderson’un yaklaşımını kabul edecek olursak ‘kurumlar’ ve ‘yapılar’ her ne kadar elle dokunulur değilse de en azından onları tahayyül etmek bir ‘tık’ veya bir sayfa çevirmek kadar basit :

“Basıldığı sabahın ertesinde gazetenin işi bitmişliği –tuhaf değil mi, kitlesel olarak üretilen ilk metalardan birinin, modern dayanıklı tüketim mallarına içkin olan bu işi bitme, modası geçme eğilimini haber vermesi?– aynı zamanda tam bu yüzden, olağanüstü bir kitlesel ayini mümkün kılar: Bir kurgu olarak gazetenin neredeyse eşzamanlı olarak tüketilmesi (“tahayyül edilmesi”). Şu sabah ya da akşam baskısının, şu gün değil bugün, üstelik şu saatle bu saat inanılmaz ölçeklerde tüketileceğini biliyoruz. (Yine kullanımı saate bağlanmamış, sürekli bir akış izleyen şekerle karşılaştırın; bozulabilir, ama eskimez, modası geçmez.) Bu kitlesel ayinlerin –Hegel, gazetelerin modern insan için sabah dualarının yerini tuttuğunu söylemişti– paradoksal bir anlamı vardır. Kafatasının surları içinde, sessiz bir mahremiyet halinde yerine getirilir. Ama, varlıklarından emin olunmamakla birlikte kimlikleri hakkında en ufak bir fikre sahip olunmayan binlerce (veya milyonlarca) kişinin, aynı ayini eşzamanlı olarak yerine getirdiğine herkesin duyduğu güven tamdır. Dahası bu ayinler bitmez tükenmez şekilde günlük ya da yarım günlük aralıklarla takvim boyunca tekrarlanır. Hayali bir cemaatin dünyevi, tarihsel bir saate bağlanmış bir biçimi için daha iyi bir örnek nasıl bulunabilir? Diğer yandan, kendi gazetesinin, tıpatıp aynılarının otobüste, berberde, komşularında tüketildiğine tanık olan gazete okuru, hayali dünyanın gündelik hayata köklerini sıkı sıkıya salmış olduğu konusunda teskin edilmiş olur.”

Yine kapitalist modernitenin gelişiminin para birimi, ağırlık birimleri, takvim ve saati standartlaştırmasını beraberinde getirmesi ve bunu bizzat bir zor aygıtı üzerinden dayatması hem kapitalist üretim ve pazar ilişkileri için bir zarurettir. Bunlar, ‘gazete’ okuma ayini ile buluştuğunda –Anderson’un belirttiği üzere– insanlarda ‘ortak bir zaman’ duygusu yaratır . Bu zaman sadece takvimsel veya saate bağlı değil aynı zamanda ‘içinde yaşanılan durum’a da işaret eder.

Devrimci hareketler dahil olmak üzere birçok toplumsal-siyasi hareket Türkiye’de 90’lı yılların sonundan itibaren bir mücadele yöntemi olarak ‘basın açıklaması’ yapma yöntemine sıkça başvurmaya başladı. Basının ‘kamuoyuna seslenmenin’ bir aracı olduğu varsayımı üzerine kurulu bu yöntemin ilginç bir yanı var. Polis ile bir sürtüşme yaşanmadığı sürece aslında basın, o açıklamalara pek meraklı değil. Basın, polise eylemi haber verir, kimi zaman polis ile bazı pazarlıklar yapılır ve, ya bir çatışma çıkar veya çıkmaz. İşin ilginç yanı ‘basın açıklamalarının’ (ve türevlerinin) genelde basında yer almayacağının bilinmesine rağmen gene de sokakta yapılabilecek yegane eylem biçimine dönüşmüş olması hatta neredeyse egemenlerin iktidar aygıtlarında yer almayan herkes için yegane ‘siyaset yapma’ aracına dönüşmüş olmasıdır. Ancak kritik durumlarda ve medyanın kendince önemli bulduğu konularda bu tarz eylemler medyada şu veya bu biçimde yer bulabilir ve ‘kamuoyu’ yaratabilir. Siyasetin kurgusunda basının bir varsayım, hatta siyasi mesajların iletilmesinin merkezi bir unsuru olarak belirmesi ilginçtir. Özellikle, devrimci hareketin, ezilenlerin gündelik ilişkilerini kolektif bir zeminde yeniden inşa etmekte, yani hayatı değiştirmekte zorlandığı bir dönemde giderek eylemlerin birer basın açıklamasına dönüşmesi, yani dönüştürücü eylemin neredeyse söze indirgenmiş bir hal alması, Türkiye’deki toplumsal dönüşüm ve kamusal alanın şekillenişi açısından üzerine durulmaya değer bir konu olarak duruyor. Ancak böylesine bir tartışma kapsamımızı çok aşacağı için sadece basının önemli ve siyasette ve toplumsal algıda kurucu bir niteliğe sahip olduğunu vurgulamakla yetineceğiz.

Tuzla tersanelerindeki iş cinayetlerinde Limter-İş’in ‘kamuoyuna’ seslenmesi, işçi ölümlerini gündemleştirmeyi başardı ve iş cinayetlerine ‘karşı çıkmak’ meşru ve yaygınca desteklenen bir nitelik kazandı. Ancak nasıl oldu da yaygınlaşan güvencesiz çalışmanın, taşeronluk sisteminin ve esnek çalışma koşullarının bu kadar somut yaşandığı bir yerde işçilerin ölmesinin gündeme gelmesi, tekelleşmiş medya tarafından ele alınıp Türkiye’de kapitalizmin günlük işleyişini sekteye uğratmadan ‘kamuoyunda’ geniş yankı uyandırabildi? Oysa, 27-28 Şubat grevinden önce THY, Türk Telekom, Novamed ve Yörsan gibi işletmelerde arka arkaya işçi direnişleri yaşanıyordu ve emek hareketinde ciddi bir yükseliş ve toplumsal kutuplaşma mümkün görünüyordu? Nasıl oldu da neoliberalizmin en uç sonuçlarının birleştiği Tuzla tersanelerindeki grev ve mücadele ‘hegemonik’ bir nitelik kazanıp Türkiye genelinde gündelik kapitalist işleyişte bir kırılma yaratamadı, kendi taleplerini emekçilerin evrensel taleplerine dönüştüremedi, bir cephe öremedi. Tuzla’daki iş cinayetleri Tuzla dışında başka yerler ve görece daha ‘hafif’ –bu ne demekse?– çalışma koşullarının olduğu, örneğin call center’lar veya Koçtaş ya da hemen tersanelerin yanı başındaki deri işletmelerinde bir özdeşleşmeye ve bir mobilizasyona neden yol açmadı? Bunun cevabı, bizzat Limter-İş sendikasından çok Tuzla tersanelerindeki ölümler ve farklı aktörlerin bu durumu temsil etme biçimleriyle ilgili. Zira tersaneler bölgesi dışında yaşayan herkes belli bir dolayım üzerinden ‘Tuzla’dan haberdar oldu, yani medya vasıtasıyla ve kamuoyunun bir parçası olarak. Tuzla’daki durumun medya tarafından nasıl ele alındığına bakacak olursak sorularımızı yanıtlamak için kimi ipuçlarını belki yakalayabiliriz.

Tek perdelik ama çok-parçalı bir mahrumiyet oyunu

27-28 Şubat grevine hazırlıklar sürerken ve Limter-İş sendikası tersanelerdeki işçi ölümlerini gündeme getirmeyi başarmışken, genellikle yoksul halk kesimleri tarafından takip edilen FLASH TV, Tuzla tersanelerinde çalışan işçilerin koşullarına ilişkin bir haber yayınladı. Bu habere ilk bakıldığında itiraz edilecek şeyler az olabilir hatta işçilerden yana bir tutum alındığı da düşünülebilir, zira haberi yapanlar en azından böylesi bir pozisyon almak istiyormuş gibi görünüyor. Flash TV’de yayınlanan haberi burada bir tiyatro oyunu metni veya bir senaryo gibi yazıya döküp betimlemeye ve böylece bu haber üzerinden yukarıda belirtilen soruların cevaplarına dair bir izlek bulmaya çalışacağız.
Flash TV haberi hemen başlarken bize ‘başka bir dünyanın’ kapılarını aralıyor, bizi ‘acı’ bir yere davet ediyor:
EPİK SUNUM
Spiker: Sevgili izleyiciler Tuzla tersaneleri işçi öğütmeye devam ediyor, öyle ki, şimdiye kadar hayatını kaybeden işçilerin sayısı 80’i geçti; sadece son 7 ayda 19 işçi ekmek parası peşinde canından oldu. İşçilerin çalışma koşulları kadar kaldıkları yerler de içler acısı… Hemen hemen bütün bültenlerde, onları, çalıştıkları yerlerde dinlediniz, izlediniz; ama FLASH HABER Tuzla işçilerinin evlerine –ki buraya ev denirse– konuk oldu ve bakın hangi görüntülerle geri döndü;
…İşte muhabir arkadaşımız Aytaç Can ve kameraman Ali İhsan Eren’in özel haberi:
Haber süresince ekranda sabit duran unsurlar
• Ekranda sabit duran üst-başlık: BİR BAŞKA DÜNYA: TUZLA TERSANESİ
• Ekranda sabit duran alt-başlık: 86 İŞÇİ ÖLDÜ 87.’Yİ BEKLEYECEK MİYİZ?
• [sabit duygusal müzik]
GİRİŞ
1. [Ekranda sağ taraftan bir portre gibi çekilmiş bir işçi beliriyor]
a. İşçi: Bu süre içerisinde 14 tane arkadaşımız hayatını kaybetti (alt-yazı: -3 ayda 14 tane arkadaşımız hayatını kaybetti.)
2. [Boom sesi]
a. [‘3 AYDA 14 İŞÇİ ÖLDÜ’ yazısı ekranda beliyor]
3. İşçi: …Ve her an ölümle burun burunasın (alt-yazı: -ölümle burun burunayız)
4. [Boom sesi]
a. [‘TUZLA TERSANELERİNDE ÖLÜM KOL GEZİYOR’ yazısı ekranda beliriyor]
5. >>Müziğin sesi artıyor>>
6. [çalışan çeşitli işçiler ekranda beliriyor]
7. Dış ses: Son bir ay içerisinde tam 6 işçi Tuzla tersanesinde can verdi.
a. [Önce işçi yüzleri sonradan tersaneler ekranda beliriyor ve “6 işçi öldü” yazısı geçiyor]
b. Dış ses: Hepsi çok gençti, tek istedikleri çalışıp para kazanmaktı ama olmadı. Kimi ya gemi boyarken
i. [boya yapan bir işçi beliriyor]
c. Dış ses: metrelerce yükseklikten düşüp öldü, kimini kaynak yaparken elektrik çarptı
i. [Tersanelerdeki elektrik kabloları]
d. Dış ses: Bu ölümlere daha düne kadar kimse kulak asmadı
i. [Oturan işçiler]
e. Dış ses: Sanki burada yasalar bir başka işliyordu.
8. [Haberci bir işçiyle oturuyor, işçi sırtını kameraya dönmüş ve haberci pür dikkat işçiyi dinliyor]
a. İşçi: Burada yaklaşık gırhbin gişi çalışıyo.
i. [Görüntü geçişi: kamera yaklaşıyor ve uzaklaşıyor]
1. İşçi: en fazla yatan sihorta beş bin-altı bini geçmez.
i. [Haberin başında konuşan bir başka işçi]
a. İşçi: Bu taşeronluk sistemi kalkmadığı sürece bu ölümler burada devam edecek (alt-yazı: Taşeronluk bitmediği sürece ölümler devam edecek.)
ANA KISIM
I. PARÇA
1. [Kamera 4 derecelik bir açıyla yukarından aşağıyı gösteriyor, 5 işçi oturuyor ve bir diğeri odaya giriyor]
a. [Sabit duran ‘86 İŞÇİ ÖLDÜ 87.’Yİ BEKLEYECEK MİYİZ?’ altyazısı ekrandan kayboluyor]
2. Dış ses: İşte o dünya
a. [Odaya giren işçi ‘Selamın aleyküm’ diyor; diğer işçiler ayağa kalkıyor ve ‘aleyküm selaaam’ diyor]
b. [Kamera bir işçinin yüzüne yaklaşmış ve arkasında bir işçi daha var; ‘86 İŞÇİ ÖLDÜ 87.’Yİ BEKLEYECEK MİYİZ?’ yeniden ekranda beliriyor]
3. Dış ses: Yaşam pek farklı değildi…ölümüne yaşanan gemilerin dışında da burası bir başka dünyaydı.
a. [İşçiler yerde yan yana yatıyor]
i. “İŞTE YAŞADIKLARI YER” yazan bir kutu ekranda beliriyor]
4. Dış ses: Kimsenin görmek istemediği…
a. >> müziğin sesi artıyor >>
5. Dış ses: Tam on dört işçi bu tek göz odada iç içe,
a. [işçiler tek sıra halinde yerde otururken, haberci sağ tarafta oturuyor ve onları dinliyor]
b. [Bir işçi odada tüpün üzerinde yemek pişiyor]
6. Dış ses: Isınacakları bir soba, karınlarını doyuracak küçük bir tüpleri var.

II. Parça
1. [Haberci, üzerinde FLASH TV’nin logosu bulunan mikrofonuyla ekranda]
a. İşçi: Bizim orada biz ahır diyoruz buna, gerçekten ahır diyoruz, yani ev değil ahır. (alt-yazı: Bizim orada ahır diyoruz buna).
2. [Birkaç işçi yerde oturuyor ve yemek için hazırlıklar yapıyor]
a. Dış ses: Zaten çoğu sigortasız olan…
i. [ekranda “ÇOĞU İŞÇİ SİGORTASIZ ÇALIŞIYOR” yazılı bir kutu beliriyor]
3. [Ön-planda içinde yemek bulunan bir tabak ve arka-planda bir ekmek, daha geri planda flulaştırılmış eller bunlara yöneliyor]
4. Dış ses: …işçiler topluca akşamdan akşama yemek yiyorlar.
a. [Yerden 45 derece açıyla yukarıya doğru bir işçi çekilmiş]
5. Dış ses: …yemeklerini Kadir yapıyor, önce çayın altını yakıyor…
a. [Tüpün üzerinde bir çaydanlık var ve bir işçi altını yakıyor]
6. Dış ses: …sonra da yumurta kırıyor…
a. [Tavaya yumurta kıran eller]
b. [Yukarıdan 45 derece açıyla çekilmiş eller bir tencereyi karıştırıyor]
7. Dış ses: dünden kalan domates-biberi de ısıttı mı
a. [işçiler yerde birlikte yemek yiyor]
8. Dış ses: deymeyin keyiflerine.
a. [işçiler yemek yiyor]
b. >>müziğin sesi artıyor>>
9. [sabit alt-yazı ‘86 İŞÇİ ÖLDÜ 87.’Yİ BEKLEYECEK MİYİZ?’ ekrandan kayboluyor]
III. Parça
1. [Solda bir işçi ve hemen yanında FLASH TV amblemli mikrofonuyla haberci oturuyor]
a. [sabit alt-yazı ‘86 İŞÇİ ÖLDÜ 87.’Yİ BEKLEYECEK MİYİZ?’ yine ekrandan beliriyor]
2. Yüzünde hafif bir tebessümle bir işçi: yurgun yurgun geliyoz işte Allah razı olsun
a. [Kamera aşağıya, yemeğe doğru hareket ediyor; içinde yumurta olan bir tavanın etrafına dizilmiş dört tabak, çay bardakları ve üç parça ekmek; bir el bir çay bardağını alıyor]
3. [Kamera yine yukarıya, konuşan işçiye doğru yöneliyor]
a. İşçi: Kadir de yimegimizi bize yapıyo.
4. [Başka bir işçi odaya giriyor ve diğer işçiler ayağa kalkıyor]
a. Dış ses: bu sırada mesaisi yeni biten Beytullah Doğan giriyor içeriye.
b. [45 derece yukarıdan aşağıya doğu çekim; işçi ceketini çıkarıp portmantoya asıyor]
5. Dış ses: yüzü yorgun mu yorgun; 36 yaşında
a. [işçi oturmuş çoraplarını çıkarıyor, sadece bedeninin bu kısmı ekranda görünüyor]
6. Dış ses: İki çocuğu ve eşini Diyarbakır’da bırakmış. Çıkmış gurbete…
7. [Flash TV amblemli mikrofonuyla haberci işçiyle röportaj yapıyor]
a. Haberci: Ne hayaller kurarak geldin buraya?
b. İşçi: Valla üc beş guruş para gazanırız diye geldik ama… Maalesef umduğumuz gibi değil (alt-yazı: umduğumuzu bulamadık)
8. Dış ses: iş yok, olsa gelir miyim bırakır mıyım sevdiklerimi diyor…
a. [Röportaj yapılan işçi oturuyor, sonra işçi konuşurken yüzüne doğru transparan bir görüntü geçişi]
i. İşçi: Parayı, onlara mı göndercem, kontöre mi vercem, yemeğime mi vercem onların yemeğine mi göndercem (alt-yazı: parayı eve mi göndereyim kendime mi yetireyim)
ii. İşçi: Telefonda üç beş günde on günde kontör telefon açıyoz işte

IV. Parça
1. [Kamera başka bir işçinin yüzüne yaklaşıyor]
2. Dış ses: Yanık sesli Tarık şarkı patlatıyor, sevdiğim aklıma geldi aaaabi diyor
a. [işçinin yüzü belli bir mesafeden bir portre gibi çekilmiş; işçi şarkı söylerken kamera uzaklaşıyor ve etrafında oturan diğer işçiler de ekranda görünüyor; kamera odada geziniyor – işçiler üzgün görünüyor]
i. İşçi: şu gurbette neler geldiii baaaşıma / zehir kattın ekmeğiiiime aaaşımaaa / şimdi dohunsalar aglaayacaaagııım
3. [işçiler oturmuş; “BAŞLIK PARASI İÇİN TUZLA’DA” yazılı bir kutu beliriyor]
a. Dış ses: Tarık okuma yazma bilmiyor,
4. [avucunda bir kalem ve bir kağıt parçası bulunan bir işçi]
a. Dış ses: sekiz ay önce gurbete çıkmış, iki bin lira başlık parası biriktirirse, Mardin’e, sevdalısının yanına dönecek
5. [işçilerin yüzleri yakın çekim ekranda]
a. Dış ses: ama nerdeee aldığım para yetmiyor aaaabi diyor
6. [FLASH TV mikrofonuna kameraya bakarak konuşan bir işçi]
a. İşçi: Keşke oradan gelmez olaydım, sevdiğimi bıragıp ta gelmez olaydım, şu tersane bölgesini görmez olaydım, ama buradan gidersem tövbeler tövbesi bi daha buraya gelmem.
V. Parça
1. Dış ses: Tarık’la koyu sohbete dalmışken
a. [Haberci Tarık’la konuşuyor]
2. Dış ses: birden ev sahibi giriyor içeriye ve başlıyor ekibimize bağırmaya
a. [ekranda oda görünüyor ve yaşlı bir adam sırtını dönmüş vaziyette konuşuyor]
i. [içinde “İŞÇİLERDEN AYDA BİN 400 YTL ALIYOR” yazan bir kutu]
3. Yaşlı adam: Lan çık buradan
4. [Haberci arkadan konuşuyor]
a. Haberci: Neden kişi başı 100 milyon para mı alıyorsun
5. [yaşlı adam habercinin sözünü yarıda kesip kameraya söyleniyor]
a. Yaşlı adam: Yaw sana ait değil sen çık buradan deyom.
VI. Parça
1. [Haberci kameraya doğru konuşuyor, kamera haberciden uzaklaşıyor ve böylece onun işçilerin ortasında ve işçilerin de onun etrafında oturduğunu görüyoruz]
a. Haberci: aslında söylenmesi gereken çok şey var ama, asıl önemli olan bu insanların yarın hayatta olup olmayacakları. Çünkü ağır çalışma koşullarında çalışıyorlar ve her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıyalar.
VII. Parça
2. [Çarşaf seren işçiler]
a. Dış ses: yatak yorgan iç içe kenetlenmişler birbirilerine. Uyku vakti. Malum yarın iş var
3. [yan yana uyuyan işçiler ve “14 KİŞİ BİR ODADA” yazısı ekranda beliriyor]
a. Dış ses: yataklar seriliyor ve gurbet işçileri uykuya dalıyorlar.

VIII. Parça
1. [Takım elbiseli bir adam kırmızı bir kurdele kesiyor ve etrafında başkaları da var; sonradan sadece bu adam ekranda beliriyor]
a. Dış ses: Tüm olanların ardından en yetkili kişinin yanıtı da böyle
b. Bir adam konuşuyor: Bir olumsuz olay oldu diye…siz tersanelerin tümü kapatamazsınız (alt-yazı: bir olumsuz olay oldu diye tersaneleri kapatamazsınız)

Bekar Odasından Kurgu Odasına

Televizyonda haberlerin belli bir sıralamaya göre yayınlandığını ve haber bültenlerine ayrılan belli bir yayın süresinin olduğunu biliyoruz. Haberlerin sıralanışı yaratabilecekleri sansasyona ve getirebilecekleri reytinglere göre değişebilir. Belli haber başlıklarına ayrılan süreler kısıtlı olduğundan dolayı, söz konusu haberler, olguları en sıkıştırılmış haliyle izleyiciye aktaracak biçimde ham görüntüler yan yana getirilerek kurgulanıyor. Böylece, gösterilen olay, mekansallığın, sebep-sonuç ilişkisinin, aktörlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin ve bu ilişkilerdeki değişiklikliler, kamuoyunun zamansallığı içerisinde bir yere konumlandırılarak gözler önüne seriliyor. Böylece gösterilen haberdeki aktörlerin zamansallığı, izleyicilerle ortaklaştırılmaya çalışılıyor. Bu zamansallığın kendisi de, yukarıda Anderson’dan bahsederken belirtildiği üzere yine medyanın karmaşık etkileşimiyle ortaya çıkan bir olgu. Ancak burada söz konusu olan sadece ‘olayın’ kamusal zamana göreceli olarak konumlandırılması değildir, aynı zamanda ‘olay’ bir anlatı olarak mekan, zaman ve sebep-sonuç ilişkileri içerisinde belli bir tutarlılık arz edecek şekilde düzenlenir ki, bu tutarlılık izleyici nezdinde ancak haber baştan sonuna kadar izlendiğinde geriye dönüp başlangıca bakılarak kurulabilir. Böylece haberin tutarlılığı, izleyici tarafından izleme esnasında öngörülebilir bir şey olmasa da, kabullenilebilir bir seyire sahiptir. Mekanlar, şehir veya yer isimleri üzerinden belirtilirken, izleyicinin (kamuoyunun) bu olayla bağlantısını sağlayan zamansal koordinatlar ya doğrudan günler, aylar ve yıllar veya ‘önemli’ olaylardan önce/sonra konumlandırılarak aktarılır. Ancak izleyici/kamuoyu bu olayı zamansal ve mekansal olarak bir kere konumlandırdığında bir de geriye haberin somut içeriği kalıyor.
Haberleri hazırlayanlar açısından görsel-işitsel materyalin düzenlenmesi bir haber metninin (bir anlatının) rehberliğinde gerçekleşir, zira çekilen görsel materyal bir dış ses olmaksızın kendi başına iletilmesi gereken içeriği aktarmaya elverişli değilmiş gibi görünüyor. Böylece, ham görüntülerin kurgusu, yazılı kelimeler ve belli bir anlatıya uygun işitsel öğelerle desteklenir. Metinlerin, görüntülerin ve seslerin akışını düzenleyen anlatı özellikle ‘özel haber’ olarak adlandırılan formatta daha önemli bir yer kaplıyor ve daha fazla edebi unsurlar barındırıyor. Bu tarz haberler sadece orada/burada şu şu zamanlarda gerçekleşen bir olayı aktarmıyor, özel bir konuya odaklanıyor.

Bu tarz ‘özel haberler’, bir konunun ‘özel’ olduğunun, yani ‘olağandan’ ayrıksı bir biçimde kendi başına ele alınması gerektiğini vurgulayan bir niteliğe sahip. Bu tarz haberler dahilinde olayların gelişimi kurgulanmış bir sebep-sonuç ilişkisi içerisinde aktarılır. Örneğin CNN veya NTV gibi kanallarda böylesine haberlere sık rastlayabiliriz. İdeolojik tercihleri ve siyasi kaygılarına rağmen (veya tam da bu yüzden!) haber kanalları olayların kahramanlarına belli bir mesafe alarak ‘özel haberlerinin’ anlatısını kurarlar ve böylece ‘objektif’ olma iddialarını bir nevi pratikleştirmiş olurlar. Peki, eldeki malzemeyi bir ‘bilgi’ olarak değil de bir ‘sansasyon’ olarak aktaran haberlere ne demeli? Her şeyden önce sansasyon belli duyguların harekete geçirilmesi üzerine kurulu olduğu için burada söz konusu olan bilgilerin sıralanması değil, ahlaki bir tutumun olayın kurgusuna yedirilmesidir. ‘Bilgi aktaran/olgusal’ haberlerle ‘şaşalı/sansasyonel’ haberlerin hitap ettikleri kitle bakımından da önemli ayrımlar göze çarpıyor. Son türden haberler, belli bir izleyici kitlesi tarafından paylaşıldığı varsayılan vicdana, onların kültürel değerlerine, inançlarına ve ahlakına sesleniyor; genellikle bu kitle, emekçileri, mazlumları, yoksulları ve işçi sınıfını kapsar. ‘Serinkanlı bir biçimde sunulan gerçekler’ orta sınıfın evrenselleştirici ‘değerlerinin’ varlığını varsayarken, diğerleri için normlar ‘basit olaylar’ üzerinden sürekli yeniden pekiştirilmeliymiş gibi görünüyor. Ancak işin ilginç tarafı, ikinci kategoriye dahil olan Flash TV gibi kanalların, haberlerini sunarken CNN/NTV gibi kanalları taklit etmeye çalışmalarıdır. Dolayısıyla, bu tarz habercilikte bir duygu patlamasından ziyade ahlaki yargıların, gerçeklerin serinkanlı bir biçimde sunulduğu formata yedirilmeye çalışıldığı çok-katmanlı bir söylem söz konusu. CNN/NTV gibi kanalların haberleri olayların sıralanışını ve düzenlenişini izleyici için kabullenebilir kılma ilkesi üzerine kuruluysa, Flash TV gibi kanallar bir adım daha atıp izleyiciyle ortak bir yargıya varmaya çalışır. Bu, CNN/NTV gibi kanalların Flash TV’den daha az ideolojik kaygılar güttükleri anlamına asla gelmez, ancak anlatılarını kuruş biçimleri oldukça farklıdır.
Son bahsettiğimiz türden (özel) haberlerde aktarılan olaylar, bir şeyin sonucunda gelişmezler, başka bir şeyle ilişkili değildirler, dışarıda, yani orada bir yerlerde sadece oluverirler. Bu formatta sunulan haberin kendine has bir zamansallığı vardır, bu zamansallık kahramanlarının zamansallığıdır, anlatının içsel zamanıdır. İzleyicinin ve kamuoyunun zamansallığından koparılmış bu tür içsel zamansallıklar ile izleyiciler arasındaki bağlaç tam da bu haberler aktarılırken kullanılan (ve kendince bir evrensellik iddiası taşıyormuş gibi görünen) değer yargıları ve kullanılan duygusal vurgulardır. Kaldı ki, bunlar bile izleyicilerin gündelik hayatından koparılmış bir biçimde sunulduğundan dolayı, yıkıcı sonuçlara yol açmazlar ve sadece ‘dokunaklı kareler’ sunarlar; resimler hareket eder, insanların bedenlerini yıkıcı anlamda kolektif ve politik olarak harekete geçirmeden sadece duygularını hareketlendirirler. Anlatıdaki kahramanların kişisel yazgıları, izleyicilerin ‘kolektif kaderleri’ için kurucu bir dışsallık etkisinde bulunur ki, ikisi de herhangi bir köklü müdahaleye açıkmış gibi görünmez. Yani ölüme bakılıp sıtmaya razı olunur, çünkü hala ölüme acınacak takat ona bakanlarda kalmıştır! Bu, tam da kahramanlar ile izleyiciler arasına zamansal ve mekansal bir farkın konmasıyla mümkündür. Çünkü müdahale etme imkanı, böylesine bir temsili içerip aşma ve izleyicilerin gündelik hayatıyla kahramanları ortaklaştırmaya sahip olabilirdi ki, bu durumda kahramanlar ayrı bir zamansallığın parçası olmaktan çıkardı.

Özellikle Flash TV gibi kanallardaki şaşalı/sansasyonel (özel) haberlerde kahraman için önemli olan mevcut koşullar, bunların değiştirilmesi için elde olan olanaklar arasında belli bir ilişki kurulmuş durumda. Zira müdahale etmek, mevcut olguların elde olan olanaklarla değiştirilmesi anlamına gelir. Ancak, Flash TV’nin anlatısı içerisinde mevcut koşullar verilidir, üstündür ve kaderdir; eldeki olanaklar ise dünyevi, gündelik, duygusal ve basittir. Bu iki unsur arasında bir dengesizlik söz konusu. Bu dengesizlik kahramanların olası eylemlerinin içinde hareket edebilecek alanın sınırlarını çiziyor. İçinde hareket edebilecekleri ve ilişkilenebilecekleri kısıtlı bir aralık söz konusudur. Tam da kahramanların basit ve gündelik yönleri üzerinden izleyicilerle bir bağ kurulur. İzleyicilerin gündelik hayatlarıyla kahramanların gündeliği arasında kurulan bağ, ortak eldeki olanakların koptuğu noktadır; kişisel yazgılar izleyicilerin ‘kolektif kaderlerinden’ kopuktur. Ve bu şekilde, mazlumlar, madunlar, proletarya tekil unsurları arasında bir bağ kurulamadan birbirlerine sunulabilir hale geliyor. Böylece, ortak toplumsal konum, anlatılarda inşa edilen farklı bir zamansallığın kurulmasıyla anonimleştiriliyor ve birbirinden uzaklaştırılıyor. Bu tarz anlatılar, elde olan imkanları yazarak, yazgıya dönüştürerek görünmez kılıp bir mit mertebesine yükselterek işler, Lukacs’ın da dediği gibi:
“[…] Mitler, her zaman iki çıkış noktasıyla, ya da en azından bir hareket içerisindeki iki aşamayla, hareket arasında somut bir dolayım keşfedilemeden çıkış noktaları olarak kabul edilmek zorunda kalındığında doğarlar. Bu, ampirik dünyadaki hareketler ve bütünlüğü kapsamak için tasarlanmış dolaylı olarak dolayımlanan düşünce hareketleri için de geçerlidir. Bu eksiklik neredeyse her defasında aynı zamanda hareketle harekete geçirilen şey, hareketle harekete geçiren, harekete geçirenle harekete geçirilen şey arasında aşılamayan mesafeyi kapsarmış gibi görünür. […] Ve böylece, yansıtılmış, mitolojik dünyanın, bilince, doğrudan gerçekliğin kendisinden daha yakın görünmesi gibi ilk bakışta paradoks gözüken bir durum ortaya çıkar. Ancak bu paradoks, dolaysızlık noktasından bakmamız ve dolayımsız gerçekliğin hakikat içerisinde üstesinden gelinecekse sorunu çözmemiz gerektiğini kendimize hatırlattığımızda dağılır. Bunun karşısında mitoloji sadece sorunun, çözümsüzlüğüyle tahayyülde yeniden üretilmesidir. Böylece dolayımsızlık, sadece daha yüksek bir düzeyde yeniden kurulmuş olur. Master Eckhart’e göre, ruhun, ilahı bulmak için aramak zorunda olduğu Tanrı’nın ardındaki çöl; yalıtılmış bireysel ruha, bir toplumun somut bütünlüğü içerisindeki kendi somut varlığından daha yakındır […] Böylece, şeyleşmiş insanlar için sağlam bir nedensellik determinizmi, onu şeyleşmiş varoluşundan çıkarabilecek dolayımlardan daha erişilebilir bir şeydir. Ancak, bireysel insanı herşeyin ölçütü olarak koymak, düşünceyi, mitlerin labirentine sürüklemektir.”

Böylece, Flash TV’nin tersane işçileri ile ilgili anlatısı özellikle soruna çözümsüzlüğü içerisinde yaklaşır, zira izleyicilerin gündelik hayatları ile (anlatı değil) anlatılan arasında bir kopukluk vardır. Tek kelimeyle Tuzla ‘başka bir dünyadır’; işçiler hakkında söylenebilecek tek şey ise, ‘onlar da senin benim gibi insanlar en nihayetinde’ olabilir… Mevcut koşulları, eldeki imkanlarla değiştirme gücü kahramanların elinde değil. Aynı şekilde bir müdahale alanı da söz konusu değil, dolayısıyla geriye sadece çağrılabilecek ‘sorumlu kişiler’ (bakanlar vs.) kalıyor. Anlatının ne bir başı ne de bir sonu var, süresi olmayan bir zaman aralığına yerleştirilmiş durumda ve ülkenin veya ezilenlerin ya da proletaryanın tarihine en ufak bir zamansal bağlacı/göndermesi bile yok.

Yokluğuna Dayanırım…

Flash TV’de haberin anons ediliş biçimine baktığımızda, bu haberle benzerleri arasına bir ayrım konuyor; işyerlerinde görüntülenen işçilerden farklı olarak işçilere misafir olunacak ve ‘nasıl yaşadıklarına’ dair karelerle ‘geri dönülecek’. Bu anonsla birlikte Tuzla’nın ‘orada, dışarıda bir yer’ olduğunda dair bir intiba uyandırılıyor ve “Başka bir dünya: Tuzla Tersanesi” başlığıyla bu pekiştiriliyor. “86 işçi öldü, 87’ncisini bekleyecek miyiz?” alt-başlığı, üst-başlığı tamamlıyor ve önce bir müdahale alanı açıyormuş gibi görünüyor; zira beklemenin yadsınmasını ima ediyormuş gibi bir intiba uyandırıyor. Ancak bu müdahale, tam da haberin sonunda “sorumlulara” bir göndermede bulunuyor ve bizzat söz konusu işçilere dönük bir çağrı niteliği taşımıyor. Bu haber ‘yetkililer üzerinde baskı kurma’ mantığı üzerinden işliyor ve ‘kamuoyu’ yaratmaya çalışıyor.
Ölümler ve çalışma koşulları hakkında kısa bir girişten sonra dış ses, “Bu ölümlere daha düne kadar kimse kulak asmadı” diyor. Ancak burada açıkta kalan bir soru var: Ne oldu da bugün bu meseleye ‘kulak asıldı’? Bu özel haber, Limter-İş öncülüğündeki 27-28 Şubat grevinden kısa bir süre önce yayınlandığı için tam da ‘dün’ ile ‘bugün’ kelimeleri üzerinden, yani zamansal bir kayma vasıtasıyla Limter-İş’in varlığı ve mücadelesi anonimleştirip, zamansal kaymanın nedenselliği ‘dün kulak asılmamaması’ ile ‘bugün kulak asılması’ üzerinden geçiştiriliyor. Zamansal yarılmanın ve nedenselliğin faili olan Limter-İş, bu söylemin bastırılmış ve kurucu bilinç-altıdır, cümlelerin kurulmasına olanak tanıyan yapıyı kurandır. Flash TV’nin bu söylem çerçevesinde kendisini konumlandırışı ve konu hakkındaki anlatısını kuruş tarzı ancak Limter-İş’in varlığını bastırarak ve onu yok sayarak mümkün. ‘Dün’ ile ‘bugün’ arasında anlamsal bir farkın kurulmasını ancak Limter-İş’in mücadelesi açıklayabilirdi. Ancak bu farkı yaratan unsurun ne olduğu belirtilmemesi ilginç. Dolayısıyla bu anlatı, tam da suskun olduğu nokta (Limter-İş) üzerinden konuşur, yani kendi ortaya çıkış koşullarını inkar ederek. Sustuğu yer, onu konuşturan etkendir. Dolayısıyla Limter-İş bu söylemde bir varlık olarak yer almasa da bizzat Flash TV’yi konuşturarak ve bu konuşmanın bastırılmış bilinç-altı olarak mevcuttur. ‘Dün’ ile ‘bugün’ takvim yapraklarına atıfta bulunmadığında göre, bir şey değişmiş olmalı, ancak değişimin faili ortada yok. İşte tam da bu yoldan yukarıda Lukacs’tan yapılan altında da belirtildiği üzere bir mistifikasyon söz konusu; dünü bugüne taşıyan hareketin itkisi (Limter-İş) bu haberi mümkün kılmasına rağmen hiç zikredilmiyor. Hatta, Flash TV kendisini Limter-İş’in yerine ikame etmeye çalışıyor. Zira, ‘dün kulak asılmaması’, imada bulunulan ‘gazetecilik başarısıyla’ sarsılacakmış gibi sunuluyor.

Bunu takiben hemen ani bir geçiş yapılır ve dış ses, “Sanki burada yasalar bir başka işliyordu” diyor, ancak yine bu ‘başkalığın’ ve ‘sanki’liğin ne olduğu konusunda bir sessizlik söz konusu. Daha önceleri Limter-İş’in öznelliği bastırılırken, şimdi de hükümetin ve patronların tüm politikaları anonimleştiriliyor. Çalışma koşulları ve ölümlerden kimin sorumlu olduğu hiç belirtilmeyip, bütün sorumluluk güvencesiz çalışma koşullarına yani ‘taşeronluğa’ veriliyor. Burada ne bunlardan sorumlu bir hikaye kahramanı ne de herhangi bir fail yok.

Yukarıda belirtilen bu iki cümle ile bütün anlatının üzerine bina olduğu ve içinde hareket edebileceği koordinatlar ifşa edilmiş oluyor; tüm anlatıda aslında herhangi bir kahraman yok, bir karşıtlık yok, sadece bir durum var. Zira her anlatıda kahramanı şekillendiren, onun suretini sürtüşmelerle açığa çıkaran, onu modelleyen karşıtlık(lar) olmak durumunda. Bu anlatıda kahramanlardan ziyade, yaşanılan karşısında herhangi bir müdahale olanağı olmayanlar, her türlü öznellikten mahrum olanlar söz konusu; zira anlatı içerisinde onları çevreleyen koşullara dönük bir eylemde bulunmuyorlar, sadece davranıyorlar. Sadece gündelik hususiyetleri ve şu anda olanlardan önce olmuş öyküleri var, tek öznellikleri Flash TV tarafından sömürgeleştirilen bu öyküleridir. Dolayısıyla Flash TV’nin anlatısı, ölü olmayan, soyut olmayan ve sermayenin denetim alanı dahilinde olsa bile sürekli ondan çıkma eğilimi sergileyen yaşayan emeği bir arabesk nesneye dönüştürüyor, yani sömürgeleştiriyor ve işçileri temsil etmek için sadece ondan fragmanlar cımbızlıyor. Böylece, haberde sunulanlar hayatla aktif bir ilişkiye geçmiyor, sadece hayatın içinden geçiyorlar. İşçiler, mahrumiyet durumunun türevleri, tüm anlatının semantiği içinde mecazi bir rol oynuyorlar, rollerini oynayarak anlatıyı ayakta tuttukları sürece bir anlamları var, yani sahnede sadece birer figüranlar.

Tüm bunları, önceden hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız mistik dünyanın kapıları aralandığında ve yazgıdan kesitler olarak sunulduğunda görmüş olacağız. Tuzla’nın tersanelere indirgenmesiyle (bkz. sabit üst-başlık) ve ölümün sürekli varlığı (bkz. sabit alt-yazı) ile söz konusu mekan ve zaman, izleyicilerin zamanından ve mekanından yalıtılmış durumda. Tuzla’nın “işte o dünya” diye takdim edilmesi ve hemen ardından dış sesin, “yaşam pek farklı değildi… Ölümüne yaşanan gemilerin dışında da burası başka bir dünyaydı” gibi karmaşık bir cümle sarf etmesi , bir mekanın, somut mekansallık ve somut zamansallık yitirilerek aktarılmasıdır; zira söz konusu olan ‘başka bir dünyadır’. Anlatıda geçmiş zamanın kullanılması, bir kere daha böylesine bir ayrıma işaret ediyor. Her ne kadar bundan sonraki cümleler geniş zamanda kuruluyor olsa da, geçmiş zamanı takip eden bu geniş zaman ilkinin bir türeviymiş, hiyerarşik olarak onun altındaymış ve geniş zaman sadece olayların gündelik olarak sürekli tekerrür eden karakterini vurguluyormuş gibi görünüyor. Böylece olayların bir mevcudiyeti var ama izleyicilerin zamansallığı içerisinde bir varlığı yok. Bu mevcudiyet, figüranlarla da kesişiyor, zira figüranların sahne aldığı zaman gibi bu da, geçmiş–şimdiki zaman–gelecek dizininden koparılmış başka bir zamansallığın türevidir. Figüranlar için söz konusu olan zaman, müdahalelerinin gelişimi üzerine kurulu değildir. Aksine bu zaman, onların üzerine egemenlik kurmuştur. Bir faili varsayan bir eylem değil, figüranların türevi olduğu olay bu ‘özel haberin’ zamansallığını kuruyor. Bu olay bir tekerrürden ibarettir ve ancak ya Tuzla’nın terk edilmesiyle ya da ölümle sonlandırılabilir. Bu iki çözüm, eyleme olanak tanıyan tek imkan olduğu için, bu anlatının üzerine kurulu olduğu yapının aşılması, mevcudiyeti aşıp var olmanın tek yoludur.

Lukacs’ın işçilerin gündelik, dolayımsız ve şeyleşmiş bilincine yaptığı vurgu burada önemlidir. Tartışmamızı Lukacs ile birlikte düşündüğümüzde pekala şu sonuca varabiliriz: Şeyleşme, ancak dolayımsızlığın ya kendi kendisine referans veren bir mantıksal sebep-sonuç dizini olarak, ya da içinde bütüne yönelen bir eylemin bulunmadığı ve sadece olayların olduğu bir anlatı olarak işleyebilir. Ancak ele aldığımız konu bağlamında olayın nedenselliği de bastırılmış durumda ve böylece olay fragmanların sürekli tekerrürü biçimine bürünüyor; bu fragmanların bir aralığı vardır ama bir süresi yoktur, çünkü hemen başka bir fragman tarafından bölünürler. Bu tam da özel haberin parçalı yapısıyla örtüşüyor. Çünkü işten çıkan işçileri sadece otururken görüyoruz ve tek yaptıkları eylem yemek pişirmek ve ‘türkü patlatmak’; ancak tam da kendi başlarına bir şey yapacaklarmış gibi göründüklerinde hemen dış ses müdahale ediyor ve onların adına konuşuyor. Örneğin, yemeklerinin keyifli olduğunu dış ses onların adına söylüyor.

Yorgun bir diğer işçi odaya girdiğinde yine dış ses onun adına konuşuyor ve işçinin Tuzla’ya göç etmesini, işsizliğe bağlıyor çünkü –öyle ya– şartlar zorlamadığı sürece kimse hür iradesiyle aslında Tuzla’ya gelmek istemez. Böylece iki işlem aynı anda gerçekleşmiş oluyor: Bir yandan izleyen herkesin anlayabileceği bir mantık dizini içerisinde Tuzla’daki sefaletin altı çiziliyor, diğer yandan ise işsizliğin sebebi, bu mantık dizini içerisinde ‘sebep’ mertebesine yükseltilerek nelerin sonucu olduğu es geçiliyor: İşsizlik var! Bu kadar! Bu, belli bir nedensellik ilişkisinin (iş yoksa göç var) duygulara hitap edilmesiyle (mesafeli empati) kesiştiği noktadır.

Röportaj esnasında bir işçi, akrabalar ve onlarla iletişim hakkında konuşurken, birden (ne tesadüf!) bir işçi müdahale ediyor ve ilgileri sevgilisinin üzerine çekiyor. Hemen bunun ardından bir ‘türkü patlatmak’ isteyen bir işçiyle tanışıyoruz, ancak ‘türkü patlatmak’ istemesinin sebebini kendi ağzından değil dış ses vasıtasıyla anlıyoruz. Bu noktada dış ses kendi kendisini ‘abi’ konumuna yükseltiyor. Sefaletten çıkışın tek yolu sevgiliye dönüş oluyor bu sefer. Türkü üzerinden izleyici ile duygusal düzlemde bir yakınlaşma gerçekleşir gibi olurken, işçilerin kendi yaşam öykülerine odaklanan ve parçalanmamış kendi anlatılarına bir alan açılıyormuş gibi oluyor. Tam işçi ile haberci ‘koyu sohbet’e dalmışken bu sohbetin içeriği izleyiciye aktarılmıyor ve aniden bir kopuş gerçekleşiyor.

Bekar evinin mal sahibi içeri girer ve habercinin evi terk etmesini ister, haberci ise ev sahibinin bir şeyler sakladığını ve bunları ifşa etmek üzere olduğunu Amerikan ‘reality-show’larda olduğu gibi gözler önüne sermektedir. Haberci bu esnada işçilerin ödediği kira hakkında bilgi veriyor ve bunu yaparken işçilerin savunuculuğuna soyunuyor. Bu ‘savunuculuğu’ özellikle habercinin son sözlerinde görüyoruz; haberci, peş peşe dizilmiş fragmanlar üzerinden kısaca bir geçiyor ve “aslında söylenmesi gereken çok şey var ama, asıl önemli olan bu insanların yarın hayatta olup olmayacakları. Çünkü ağır çalışma koşullarında çalışıyorlar ve her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıyalar,” diyor. Söylenilebilecek o çok şeyin neden söylenmediği ve ne olduğu aslında tüm anlatının parçalı dolayımsızlığını ve bastırdıklarını bir kere daha gösteriyor. Özellikle habercinin işçilerin tam ortasına oturması ve duygusal çağrışımlarla konuşması, aslında bu ‘özel haberin’ ne kadar ‘abi’ bir konumdan konuştuğunu, aldığı tutumu gösteriyor. İşçiler sorunları anlatma olanağından bile mahrumlar ve ancak ‘abi’ onların iş koşullarından değil ‘sefaletinden’ şikayetçi olabiliyor. Zira, burada iş koşulları değil ‘yaşam koşullarına’ odaklanıldığı için ancak üretim sürecinden koparılmış ama onun tarafından sürekli tehdit edilen yaşama vurgu yapılıyor ki, bu yaşam ancak sefalet ve mahrumiyet içerisinde haber değeri taşıyabiliyor. Bu sefaletin tek çözümü bandın sonunda ‘yetkililer’ üzerinden düşünülebiliyor ve bu sefer işçilerden farklı olarak ‘yetkili’ rahatça derdini anlatabiliyor, her ne kadar Flash TV onun sözlerini olumsuz bir pozisyon olarak değerlendiriyormuş gibi görünse de hala anlatıda bir sorun var. Habercinin işçilerin ortasına oturup son konuşmayı yapması ile yetkilinin sözlerinin arasına sıkışmış bir geçiş cümlesi var: “tüm olanların ardından en yetkili kişinin yanıtı da böyle.” Bu cümle tekrar bir bastırma üzerine kurulu, zira bütün band boyunca bir şey ne ‘olmuştu’ ne de ‘bitmişti’. Peki olup biten neydi? Dolayısıyla en baştaki çember burada kapanmış oluyor? Olan Limter-İş’ti, biten sessizlikti; ama Flash TV bu konuda suskun kalmayı yeğliyor.

Bütün görüntüler kurgu masasında yan yana getirilmişti, hikayesi yazılmıştı. İşçilerin gündelik yaşamını doğrudan yansıtan görüntülerden ziyade kurgulanmış parçalı görüntülerdi.
Ancak, anlatının olayların peş-peşe dizildiği bu parçalı yapısı bir şeyi mümkün kılıyor, iş yapıyor, işliyor: İşçiler sefaletin içinde yaşamaktan, kaçmaktan veya ölmekten başka bir şey yapamayacaklarından ve ‘yetkililer’ dışında suçlanacak kimse olmadığından dolayı, bütün anlatının temel saiki sefalet halidir. Böylece sadece sefalet içinde yaşanılan bir şeyden ibarettir, tıpkı suyun içinde yüzmek gibi içinde bulunulur ama değiştirilemez. Zaman burada eylemden koparılmış durumda.

Lukacs’ın şeyleşme/mistifikasyon olarak adlandırdığı olgu, bu anlatı içerisinde işliyor. Bu, işçilerin öznelliğinden kurtulmanın iyi bir yolu, sadece ne patron ne de işçi olmayan ‘devlet’ bu işle ilgilenebilir ki, bu anlatı aslında devleti göreve çağırıyor. Patronlar zaten sahnede hiç yok. Ancak, burada şeyleşme ve mistifikasyon izleyici nezdinde işliyor; öyle ki, Flash TV’nin izleyici kitlesi de gündelik kapitalist zorla birebir muhatap olanlardan oluşuyor. Ama tam da ‘birebir’ gündelik kapitalist zora tabi olmaları başkalarını şeyleşmiş bir biçimde algılamalarına, kendilerinin konumlarıyla diğerlerini bağlayamamalarına zemin hazırlıyor. Böylesine bir bağlantı, tersane işçisi olmayan Flash TV izleyicisi ile tersane işçileri arasında bir dolayımı gerektirirdi. Ne var ki, özellikle bizzat ezilenleri/yoksulları dolayımlayan STV veya Flash TV gibi kanallar şeyleştirici ve mistik bir kurban retoriği üzerine kurulu. En nihayetinde bu haber emekçi bir Flash TV izleyicisine ‘kötünün de kötüsü varmış’ dedirtebilir ki, yukarıda Benedict Anderson’un gazete hakkında söylediğinin bir daha altını çizmek gerekir. Bir dolayım olarak medya, gerçekliği nasıl algıladığımızı ve kendimizi bunun içerisinde nereye ve nasıl konumlandırdığımızı belirlemese de yoğun bir biçimde etkiliyor; hakikatimizi kuruyor. Buradan bakıldığında Flash TV’de bu programı izleyen bir emekçi, bir madun, bir ezilen ne kadar tersane işçisiyle kendisini aynı zaman ve bağlam içerisinde hissedebilir?

Kurban ve İstisna

Peki, Flash TV’nin bu haberi kendimize sorduğumuz ilk sorular açısından ne gibi bir öneme sahip olabilir ki? Hem zaten 27-28 Şubat grevinden sonra özellikle 16 Haziran’a kadar medya mikrofonunu Limter-İş’e de uzattı ve çok daha nitelikli haberler de yapılmadı değil. Peki, o zaman Flash TV’nin haberinin ne önemi kalır? Aslında, özellikle işsizlerin ve ev emekçisi kadınların yoğun olarak izlediği sabah kuşağı programları ve daha genel emekçi/ezilen/madun kitlelere hitap eden ana haber bültenlerindeki bir işleyişe işaret ediyor. Özellikle, kapitalist modernitenin en uç sonuçlarını yaşayan kesimlerin ‘dramları’ tam da ‘dram’ olarak kurgulanıp bir kurbanlık algısı inşa ediliyor. Gündelik hayatın içerisindeki varlıklarıyla toplumun genelinin gözünden kaçan ‘herhangi birileri’ bir mahrumiyet veya bir olayla kurbanlaşabiliyor. Kapitalist modernitenin insanların biyografilerindeki parçalayıcı, yıkıcı ve şekillendirici/kurucu etkileri ancak en uç nokta üzerinden ve sebepler ‘yazgı’ olarak yeniden formüle edilerek izleyicinin ‘arabesk’ duygularını ve kendi benliklerini projekte edebileceği bir alana dönüştürülebiliyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, kendi benliğini projekte eden izleyicinin ‘acıyarak’ aslında hem vicdani ve ahlaki bir arınma yaşaması, acının çıplaklığı üzerinden bir haz alması hem de aslında tam da bu şekilde kendisini daha üst bir yere konumlandırmasıdır; çünkü, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmasa da hala acıma lüksüne sahip, bu da zaman zaman zincirleri biraz gevşetiyor herhalde.

Ancak, kurbanlar, özne olamamalarıyla ve siniklikleri ile seyire sunulabilir ve tüketilebilirler ve tüketeni de kurarlar. Kapitalist modernitenin uç sonuçları bir yazgı olarak sunularak, yani izleyicinin sıradan kendi deneyiminin dışına çıkarılarak aslında bir istisna haline geliyor. Kapitalist modernitenin uç sonuçlarının bir istisna olarak kurbanlaştırma pratiği içerisinde kurulması, ezilenler arasındaki bağın kollektif bir siyaset dahilinde değil bir duygusal ekonomiye indirgenmesine yol açıyor olabilir. İzleyen de emekçidir, izlenen de emeği ile geçinmek durumundadır çoğu zaman. Ama ne oluyor da bu kadar hızlı bir biçimde her şeyin sebebinin ‘kader’ olduğu düşünülebiliyor? İşte belki de duygu ekonomisinin işlediği yer tam da burası; acıyanın ayrıcalıklı pozisyonunun sarsılmaması için acınanın sürekli yeniden üretilmesi gerekir; acınan mahrumiyetini bir sosyal sermayeye dönüştürürken alıcısını bulur, bu işleyişte kendisini mahrumiyetine ve acısına indirgeyerek özne olarak kendisini yeniden kuruyor olabilir. Yani mağduriyet bir mahrumiyetten ziyade artık üstlenilen ve ‘ben bu kadar acıların içinden çıkıp da geldim’ (veya çıkamadım!) dedirten bir konuma işaret edebilir. Ortak bir ezilenler mücadelesi fikrinin doğamamasında iki tarafın da bu ilişkideki hazları/pozisyonları, kolektif bir eyleyiş üzerinden bu ilişkiyi yaratan kapitalist moderniteye yönelmekten daha kolay veya Lukacs’ın deyimiyle daha dolayımsız görünüyor olabilir.

Tuzla tersanelerinde ölümün kol gezmesi her ne kadar Limter-İş’in onurlu mücadelesi sayesinde gündeme geldiyse de bu süreç sorunsuz yaşanmadı. Öyle ki, Limter-İş’i uzun süre görmezden gelen yayınlar artık peş peşe gelen işçi ölümleriyle birlikte mikrofonu Limter-İş’e de çevirdiler ve bazıları ölüm dışında iş koşullarını ve taşeronluk sistemini de vurguladı. Ancak bunu sağlayan yine de işçi ölümleri ve bu ‘sorunun’ ivediliğiydi. Limter-İş hem zaruretten hem de son derece doğal bir tepki olarak en çok işçi ölümlerinin üzerine gitti ve iki grev de bu tepkiyle anılır oldu. Limter-İş burada durmadı ve ölüm dışında birçok talep ve öneri getirdi. Ama ne olursa olsun tüm bunlar ‘uç’ koşullar ve ‘ölüm’ ile gündeme gelmişti. Özellikle orta-sınıfta ve sol kesimlerde Tuzla’ya ilgi arttı, bir duyarlılık yaratıldı. Ancak sorun biraz da burada başlıyor. Tuzla ‘vicdan’ olmuştu.

Neoliberalizmin laboratuvarı olarak Tuzla’da yaşananlar aslında parça parça birçok sektörde ve birçok yerde yaşanmaktaydı. Ancak Tuzla’da neoliberalizmin tüm sonuçları Türkiye’nin özgün tarihsel dinamikleri ile karmaşık bir etkileşime girmiş ve orada ‘uç’ bir durum çıkmıştı. İşçiler peş peşe ölüyor, yaralanıyor ve sefalet içinde yaşıyorlardı. Belki de Tuzla’yı ‘vicdan’ yapan buydu. Ancak, işin ilginç tarafı önceleri kimi protesto eylemlerine katılan işçiler, kamuoyundaki duyarlılık arttıkça Limter-İş’in eylemlerine aktif olarak daha az katılmaya başlamıştı. Özellikle 27-28 Şubat grevinden sonra ve daha çok Haziran ayına doğru eylemlere katılımlarda bir artış gözlemlemek zor ama medya yine ölümlere ilgi gösteriyordu. Peki, bu nasıl açıklanabilir? Bunu izah etmenin bir yolu şu olabilir: Her ne kadar Türkiye’de iş kazaları yoğun bir biçimde yaşanıyor olsa da, her ne kadar birçok sektörde işçi ölümleri gerçekleşiyor olsa da Tuzla’daki gibi ‘uç’ bir yoğunluk söz konusunu olmadığını veya en azından toplumun çalışan kesimlerinin gündelik deneyiminin ana unsuru olduğu söylenemez. Tuzla, neoliberalizmin ve Türkiye tarihselliğinin ilginç bir kesişim noktası olarak aslında hem neoliberalizme dair her şeyi içeriyordu hem de her şeyi içermesinden dolayı istisnaydı. Tuzla, Türkiye’de gündelik kapitalist zorun en ‘uç’ örneğiydi. Tam da medyada bu şekilde resmedilerek aslında Türkiye’de ‘işlerin kötü yürümesi’ dışında bir algı yaratamadı. Gündelik kapitalist zora tabi olan diğer emekçi kesimler için olsa olsa Tuzla işçisi ‘acınacak’ bir pozisyondaydı. Ölüm kurbanların verildiği noktaydı ve işçiler ancak ölümleriyle kamuoyunda var olabilmişlerdi. Bir istisna, bir uç durum olarak Tuzla’nın Türkiye’deki diğer emekçileri mücadeleye çağırması zordu. Zira yaşanan ‘ölümdü’ ve ‘sıtma’ daha iyi olabilirdi! Öte yandan, bizzat Tuzla’daki işçiler için bu istisna, peş peşe gelen (ve belki de ekmeğini kazanan herhangi bir işçinin gözünden önlenmesi zor görünen) işçi ölümleriyle artık –kötü de olsa- sıradanlaşmaya başlamıştı. Yani bir yanda Tuzla medyanın ölümlere yer vermesi ile, daha çok ölümleri ve bazen kötü çalışma koşullarını vurgulamasıyla istisnalaşıyor, işçiler kurbanlaştırılıyordu, öte yandan bizzat işçiler için bu durum sıradanlaşıyordu, zira zaten her şey geçiciydi ve biraz diş sıkılırsa ya taşeron veya çalışılan tersane değiştirilebilir, Tuzla’dan başka bir yerde çalışılabilir veya memlekete geri dönülebilirdi. Tuzla ile bir aidiyet bağının olmayışı bu kayıtsızlıkta büyük bir rol oynayabilir. Ancak bunun da ötesinde kapitalizm, gelinen aşamada sürekli işgücünü hareketlendirerek başka sektörlerin veya çalışma ortamlarının hatta taşeron şirket kurarak sınıf-atlama fantezilerine de olanak tanıyordu. Böylece aslında çok kaygan bir zeminde Limter-İş devrimci bir sınıf siyaseti yürütmeye çalışıyor ancak kimi açmazlarla karşılaşıyordu.
Devrimci bir sınıf sendikacılığı, orta sınıfın ‘duyarlılığından’ ve ‘acıma’ duygusundan ziyade bir cephe örmek durumundaydı. YÖRSAN, NOVAMED, THY, TÜRK TELEKOM grevleri o kadar geride kalmamış ve irili ufaklı birçok işçi direnişi yaşanıyordu. Ancak, Tuzla’nın neoliberalizmin en uç sonuçlarını özgün bir konjonktürde yaşaması, bu kadar uçlarda gündelik kapitalist zoru deneyimleyenler (mesela bir Koçtaş çalışanı, ev eksenli çalışan bir kadın hatta bizzat Tuzla’da çalışan bir deri işçisi) ile bir ortaklığın yaratılması için giderek bir handikap haline gelmişti ve Limter-İş durumun aciliyetinden ve özgünlüğünden dolayı Tuzla tersanelerinin bu farkını vurgulamak durumundaydı, bu pozisyona itilmiş oldu. Bu farkın vurgulanması, Tuzla tersanelerini bir istisna olarak yeniden üretti.

Oysa ki, parça parça farklı sektörlerde ve genel olarak Türkiye’deki neoliberal sürecin en başat örneği Tuzla tersaneleriydi ve emek cephesine hegemonik bir pozisyona gelmesi beklenebilirdi, cephenin öncüsü olabilir ve birçok toplumsal talebi ve gücü arkasına dizebilirdi. Öyle görünüyor ki, Tuzla’nın bu kadar ‘uç’ bir durumda olması ve kolayca ‘istisna’ya dönüştürülebilmesi, Türkiye’de gündelik kapitalist zora tabi olanlar ile ortak bir düzlemin oluşmasına engel oldu. Örneğin, daha özgün bir politik konjonktürde gerçekleşen ve medya dışında da bizzat Ankara’nın ortasına yerleşerek diğer emekçilerle birebir konuşabilen TEKEL işçilerinin mücadelesi daha hegemonik bir yelpazeyi açıp birçok toplumsal kuvveti arkasına dizebildi. Belki de tam da ‘ölüm’ ve ‘aşırı derecede kötü’ iş koşullarından ziyade diğer emekçilerin kendileriyle daha fazla özdeşleştirebilecekleri bir konuya değinmesinden dolayı… Ancak burada da belirtmek gerekir ki, yine bu mücadele uyandırdığı geniş toplumsal yankıya nazaran emekçilerin örgütlü olmayan büyük kesiminde bir karşılık bulmakta zorlandı, zira özelleştirme de çok spesifik ve daha çok kamu sektöründe çalışanları ilgilendiriyordu. Ancak TEKEL işçisi, ‘uç’ bir durum değil genel bir neoliberal eğilimin yavaş yavaş meyvelerini veren bir sonucu olduğu için ‘biz sizin için de mücadele ediyoruz, bu mesele TEKEL işçilerini aşmıştır artık’ dedirtebildi. Tabi, burada TEKEL işçisinin örgütlülüğü ve özellikle Kürt illerindeki işçilerin politik reflekslerini ve emekçiler açısından koşulların 2008’e nazaran çok daha kötü olduğunu da hesaba katmakta fayda var. Tuzla tersanelerinde Limter-İş’in sergilemiş olduğu sınıf sendikacılığı pratiği ve hegemonik bir cephe açma çabaları, birçok sendikal kesimi etkilemesine rağmen, istisna haline getirilen Tuzla kaideyi bozamadı, gündelik kapitalist zora karşı birleşik bir cephe öremedi. Bir TEKEL işçisine Tuzla’yı anlattığınızda son derece acımaya yakın veya en azından kendisini ona uzak hissettiğini anlayabileceğiniz düzeyde, en fazla bu mücadeleyi haklı bulur!
Yukarıdaki tartışma TEKEL ile Tuzla’yı karşı karşıya koymaktan ziyade iki eylemi de açmazları ve farkları ile ele alma maksadıyla yürütüldü. İkisinin kesiştiği bir konjonktürde kim bilir neler olabilirdi?!

Özetlemek gerekirse, istisna ve kurbanlaştırma gündelik kapitalist zora tabi olanlar için sarsıcı bir nitelik arz etmekten çok ayrıcalıklı bir konum algısını örüyor ve işletiyor. Tuzla aslında bir istisna değil, neoliberalizmin eğilimlerinin toplamıydı, ama bu ‘toplam’ onun parçalarını başka mekanlarda ve ortamlarda deneyimleyen başka emekçiler için ‘uç’tu ve kurbanların verildiği bir ‘istisnaydı’. Tam da bu tarz istisnalar ve kurbanlıklar yaratarak ve bunların bu şekilde algılanmasını sağlayarak gündelik kapitalist zor istisnayı, kaideyi kurmanın bir olanağına dönüştürüyor.

Farklı Gündelik Deneyimler Nasıl Birbirine Konuşabilir ?
Nasıl Tarihsel ve Evrensel bir Anlatı Olabilir?

Lenin, en ufak bir toplumsal olayı hemen evrenselleştirip, genel siyasi bağlamın içerisine oturtup bundan bütün toplumsal kesimlerin ve özellikle de emekçilerin kendilerinden bir şeyler bulabileceği ve zaman zaman sadece belli bir yönü işaret eden imalı sloganlar üretir. Tekil olanı evrenselleştirir. Ancak Türkiye devrimci hareketinde kimi zaman bu yaklaşım karikatürleştirilir ve ‘şu bundan bağımsız değildir, arada diyalektik bir bağ var’ denilerek üniversite tuvaletlerinde sabun bulunmamasını savaş harcamalarına ve Kürt Sorunu’na kadar bağlayan yaklaşımlara ne yazık ki tanık olunabiliyor. Bu söylemin tutması tam da ‘ima’ya açık olmamasından kaynaklanıyor. Zira evrenselleştirici bir hamle her zaman hegemonik bir söylemi gerekli kılar ki, bu farklı öznelere açık olduğundan ve cephesel bir karakter arz ettiğinden dolayı asgari müşterekleri sadece ima eden ve sadece genel bir hedef gösteren bir nitelik arz etmek durumunda; çok keskin cepheleşmeler hariç anlamı kapanmamak durumunda. Örneğin ‘ekmek ve barış’ sloganı, Rusya’nın özgün konjonktürü içerisinde hem toplumun genel taleplerini kapsıyordu hem de özel taleplerin (ve özlemlerin!) kendisini burada ifade etmesini mümkün kılıyordu. Potemkin zırhlısı kendi başına evrenselleşebilen bir mesaj verebilmişti veya Papaz Gapon yüzünden insanların kurşunlanması da; peki kendiliğinden patlak veren toplumsal mücadeleler değil de bizzat bir öncünün iradesiyle gerçekleşen bir mücadele söz konusuysa ne yapmalı?

Limter-İş ‘ölüm’ ve Tuzla’nın uç konumunu istese de istemese de üstlenmek durumundaydı ve yukarıda belirttiğimiz üzere emekçilerin diğer kesimlerinde (özellikle örgütlü olmayan çoğunluk arasında) harekete geçirici bir etkide bulunup ‘buradaki ölüm sizin gündelik hayatınızın kendisidir’ demek isteseydi bile yine de bu söylem bir noktada eğreti dururdu. Teorik bir doğru olsa da algısal bir kabullenirliği olmazdı. Peki, Limter-İş Tuzla’yı diğer emekçilerin gündelik deneyimleri ile diyaloğa sokamadığı takdirde, bu mücadele nasıl evrenselleşebilir ve hegemonik bir nitelik kazanabilirdi? Bunun için bir tercüman, bir dolayım gerekirdi ki, bu bizzat öncünün kendisiydi. Tuzla’daki deneyim ile diğer deneyimleri birbirine konuşturup, Tuzla’nın istisnai pozisyonunu kırmak, sendikal öncülükle öncünün diğer bölükleri arasında bir işbölümü ve söylemsel bir farklılaşmayı gerekli kılar. Öyle ki, Tuzla’nın uç durumunu, gündelik kapitalist zora tabi olan diğer kesimlere emsal teşkil edebilecek ve örnek olabilecek bir şekilde formüle edilmek durumundaydı. Her ne kadar Tuzla’daki mücadelenin hegemonikleşmesinin önünde çok somut engeller olsa da en azından yaratılan deneyim grevlerin ardından da toplumsal bir tartışma yaratmak için bir süreç olarak örülebilirdi, bir somut bir durum üzerinden öncünün genel siyaseti çok özgün ve esnek biçimlerle aktarılabilirdi, Tuzla’daki grev bir siyasi kampanyanın işaret fişeğine dönüştürülebilir ve bizzat imzalı materyallerin dışına çıkarak çok farklı çevreleri kapsayan, yani etkisi ve harekete geçirdiği çevrelerle kendi çeperini aşan bir süreç işleyebilirdi. En azından böylece ‘uç’ bir noktadan da olsa en azından sendikal kesimlerde bizzat bu mücadelenin yarattığı atmosfer üzerinden daha kurumsal ve birleşik bir süreç işletilmeye başlanabilir, toplumun geri kalan kesimleriyle ise bizzat ‘kurbanlaştırma’ ve ‘istisna’yı hedef alan ve bu algının anlamını bir savaş alanına dönüştüren yaygın bir sokak çalışması örülebilirdi.

Bunun da ötesinde, Tuzla’daki deneyim ve daha başka sendikal deneyimler bizzat aktörleri üzerinden, yani sınıfın içinden ve somut olaylar üzerinden konuşularak, TEKEL işçileriyle başka hiçbir siyasi öznenin geliştirmediği bir ilişkileniş biçimine dönüşebilirdi. Marmaray/Tekstil-Sen örneği, bunun mümkün olduğunun açık bir ispatıdır. Evrensellik ve hegemonik siyaset ancak farklı deneyimlerin birbirlerine konuşabildikleri bir düzlem kurulup, çok ucu açık ama sürekli sosyalistlerin müdahalesi ile şekillenen bir yön gösterilerek mümkün görünüyor.

Ancak, bunun da gerçekleşmesi için sosyalist ve devrimci siyasi pratiğin kurgusuna dair daha derinlikli ve kapsamlı bir tartışma yürütmek gerek. Belki de ‘zihniyet devrimi’ olarak adlandırılan sürecin önemli başlıklarından biri böylesine bir tartışma olabilir.
Zira sürekli ‘acil’ olayların gerçekleştiği ve anlık mücadelelerin verildiği reaksiyon biçimleri, günübirlik ve stratejisiz bir postmodern siyasettir. Eğer mücadeleler bir birine halkalanmıyor, bir süreç başka bir sürecin hazırlayıcı halkası olarak değerlendirilemiyorsa, burada egemenlerden bağımsız bir siyasi gündem ve stratejinin olmadığı aşikardır. Sürekli istisnaların yaratıldığı bir siyasetin işleyişini üstlenmek ve ona tabi olmak demektir. Walter Benjamin’in dediği gibi: “Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşamış olduğumuz ‘olağanüstü hal’in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağan üstü halin [yani devrimin] oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarihsel bir kural saymalarıdır.
Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda ‘hâlâ’ olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturamaz.”
Ne kadar teorik olarak devrim stratejisinden bahsedilirse bahsedilsin, fiili politik pratikler içerisinde ancak öncelikler ve ilkeler var şu anda! Anlık olaylara kapılmamak ve bunları bir sürece evriltmek, yani bir stratejiyi pratikte ve düşüncede yeniden inşa etmek, aslında kendini ve toplumu bir ‘tarih’ algısı içerisine konumlandırmaktır. Bizim acilen ‘tarihe’ ihtiyacımız var.

‘Ne Yapmalı?’ sorusunun güncelliği…

Aynen nasıl Tuzla neoliberalizmin en uç örneğiydiyse ve ‘istisna’ haline getirilebildiyse devrimci özneler de aslında birer ‘istisna’dır, hele ki kuvvetli bir toplumsal eğilimi ifade etmediklerinde. Zira, kapitalist modernitenin tek tek ve karmaşık sonuçlarını yaşayan insanlardan farklı olarak devrimciler, kapitalizmi mantıksal sonuna götürmüşlerdir. Kapitalizm ve onun siyasi aygıtları yıkılmalı! Bu pozisyon her ne kadar kıymetli de olsa, kendi başına insanların gündelik mağduriyet ve mahrumiyetleriyle ilişkiye geçecek kadar esnek olamıyor. Zira bu denendiğinde ya şaşkın ve biraz da alaycı bir gözle bakılan sloganlara hapsolunuyor, ya da hemen daha ‘ekonomik’ meselelere değinilip sendikal ve türevi faaliyetlere girişiliyor. Ancak sonuncusu yapıldığında toplumun kimi kesimleriyle etkileşime girilse bile siyasi bir ‘sonuç’ ve ‘dönüşüm’ nadiren elde ediliyor. Devrimci hareket, bu düzenden kopuşun ispatı olarak kendi varlığıyla aslında bir şey ifade ediyor; yani ‘sistemden kopuş mümkün, zira biz bu halimizle kopuşun mümkün olduğunu fiilen gösteriyoruz’ diyebiliyor. Peki, bu uç pozisyon gündelik sorunlarla nasıl ilişkilenecek, kendi durduğu nokta ile daha ‘sıradan’ ve ‘gündelik’ sorunlar arasında nasıl bir bağ kuracak? Zira, devrimci öznenin kendisinin ve kendisini ifşa ettiği her anın istisna olduğunu toplum ona hissettiriyor. Örneğin Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) 1998’de kendisini fesh ederken şunları söylüyor:

“Toplumdaki duyarsızlaşma vasıtasıyla dışlama ve takip burada ve başka yerlerde de gündelik bir şey. Aşağıdan ırkçılık milyonlarca insanın hayatını tehdit ediyor; ki Almanya’da bu, toplumun tarihsel sürekliliğini içinde barındıran ölümcül bir vurgudur. Sakatların yukarıdan dışlanmaları ve onlara dönük aşağıdan gelen bir saldırganlık, bir toplumu gündelik vahşeti ile gözler önüne seriyor. Sadece ekonomik sistemin verimliliğiyle çelişmeyen insanlar ve sermayeleştirilebilen her şey isteniyor. Kapitalist toplumun ötesinde bulunan herhangi bir şeye yer yok. Burada yaşayamayan ve yaşamak istemeyen çok kişi –ve hayatına son noktayı koyan çokça insan var– günbegün sistemdeki anlamsızlığı ve toplumdaki katılığı dile getiriyorlar. İnsanın pazarlanması, ve toplumun hanelerindeki/sokaklarındaki şiddet ezmenin şiddetidir, kadın/erkek öteki olana karşı toplumsal donukluktur, kadınlara karşı şiddettir – tüm bunlar erkek egemen ve ırkçı koşulların ifadesidir. RAF her daim bu toplumun büyük bir çoğunluğunun bilinciyle çelişiyordu. Bu kurtuluş sürecinin zaruri bir anıdır, zira gerici olan sadece koşullar değil koşullar aynı zamanda kurtuluş olanaklarını sürekli bastıran ve insanlarda gerici olan yanları üretiyor. Irkçılık ve her ezme biçimine kararlı bir biçimde karşı durmanın ve onlarla mücadele etmenin hayati önem taşıdığı şüphe götürmez. Ancak geleceğin kurtuluş tasarılarının bir ölçütü de, gericilik tarafından kuşatılmış bilince ulaşmanın bir anahtarını bulmaları ve özgürleşme ile kurtuluşa dair ihtiyacı uyandırmaları olmak durumunda.”

RAF burada kendisinin bir istisna olduğunu açıkça ortaya koyuyor ve askeri örgütlenme dışında toplumsal-politik bir örgütlenmeye gitmemesini de stratejik bir hata olarak değerlendiriyor. İşte kritik sorumuz burada beliriyor.
Her ne kadar Türkiye Devrimci Hareketi, RAF kadar uç bir noktada durmasa ve belli toplumsal kesimlerle etkileşime girebilse de RAF’ın ortaya koyduğu soru hala baki kalıyor:
Uç bir politik pozisyonda durmak, yani istisna olmak aynı zamanda kurtuluşun bugün mümkün olduğunun fiili ispatıdır. Ne var ki, toplumun büyük bir çoğunluğu böylesine bir radikal değişim bir yana en ufak değişimlerde bile hızla muhafazakarlaşabiliyor. Özellikle Türk-Sünni kesim için böylesine bir saptamada bulunabiliriz. Neoliberal dönüşüm esnasında aşırı sağın Avrupa’da yükselmesi ve Türkiye’de rejimin köklü değişimini ‘muhafazakar demokrat’ AKP üzerinden gerçekleştirmesi tam da bu ‘muhafazakar tepkiyi’ içermek ve dönüşümü ‘muhafazakar’ bir algı ile süsleyerek mümkün oluyor. Devrimci hareketin kuvvetli olduğu yıllarda Milliyetçi Cephe Hükümetleri de iktidara seçilerek gelmiyor muydu? Evet, belki bu devrimcilerin üzerinde baskı uyguladıkları CHP’ye karşı bir alternatif blok kurulması için bir koalisyondu ama azımsanmayacak bir kitle sağa oyunu vermişti!
Bundan dolayı, zaten istisnai bir pozisyonda olan devrimci hareket, genellikle faşizmin veya ezme-ezilme ilişkilerinin çok çıplak ve yıkıcı sonuçlara sahip olduğu anlarda yükselebiliyor veya bu konulara daha fazla ilgi gösterebiliyor. Peki, o zaman sormamız gereken soru şu: En uç ezme-ezilme ilişkileri karşısında tutum alınırken bunların istisna haline gelmemesi için nasıl mücadele edilir? Gündelik kapitalist erkek egemen zorunun bu istisnaların toplamı ve en uç noktası olduğu nasıl gösterilebilir? Evinde dayak yiyen genç kadınla, varlığı sermayenin hizmetindeki emeğe indirgenen işçiyle, Kürt olduğu için ezilen arasında nasıl bir bağ kurulabilir?

Devrimci hareketin istisnai konumu, tüm toplumun istisnalaşmasını (devrimi) nasıl sağlayabilir? Bunun için bir devrimci öznenin sadece makro-politik değil, aynı zamanda toplumla ilişkileniş biçimlerini de, kendisini bu toplumun içinde ve dışında nasıl konumlandıracağını da etraflıca belirlemesi elzem görünüyor. Zira hegemonik ve toplumsallaşabilen bir mücadele, fiili/düşünsel/somut bir insan/toplum eleştirisi böylesine bir kurguyu gerektirir.

Lenin, ‘Ne Yapmalı?’ adlı eserinde, gündelik sorunlarla azami devrimci politik hedefin nasıl bağdaştırılabileceğini sorguluyordu. Ezilenlerin çeşitli ezilme biçimlerine bakarak aslında bu soruya güncel bir cevap vermek durumundayız.

Sonuç

En uç ezilme biçimlerine karşı duyarlılık ve bu alanda var olma çabası radikal ve devrimci bir siyasi pozisyonun her ne kadar vazgeçilmez temel bir unsuruysa da, toplumun en ‘muhafazakar’ kesimlerinden en yakın kesimlerine kadar halka halka bir sorun etrafında konumlandırmaya çalışmak, bir eylemi veya söylemi hegemonik kılmaya çalışmak, devrimci siyaseti yeniden gözden geçirmemizi gerekli kılar. Kaldı ki, Atılım gazetesinde Kürt Özgürlük Hareketi’nin liderleriyle yapılan röportajlarda böylesine bir ‘gözden geçirme’ ve ‘esnek’ ama ‘stratejik’ bir siyasi kurguya dair vurgular bulmak pekala mümkün. Tuzla üzerinden vermiş olduğumuz örnek sadece farklı aktörleri ve çok-katmanlı bir siyasi-toplumsal tartışmayı nasıl yürütebileceğimize dair bir fikir egzersizinden ibaretti. Eğer bir zihniyet devrimi gerçekleşecekse, bütünlüklü bir toplum eleştirisini yeniden formüle etmemiz, varoluş gerekçemizi bu toplumun dinamikleri üzerine yeniden kurmamız gerekir. Bunun için kendi pratiklerimize biraz daha uzaktan bakıp, içinde eylenilen toplumsal dinamikleri ve ilişkilenen farklı aktörleri tahlil ederek kendi ‘gerçekliğimizin farkına varabiliriz’. Hegemonik bir öncü siyasetin, kolektif kurtuluşa giden yolun imkanları kendi pratiklerimizin dehlizlerinde ve bu toplumun huzursuzlukları içerisinde keşfedilmeyi bekliyor.
Mayıs 2010
Son Notlar:

[1] Çiçek, İ. Bir çifte kriz durumu ve devrimci hareketin rönesansı. Bilinç ve Eylem içinde, Haziran-Temmuz Ağustos 2005, sayı 4

[2] Örneğin, farklı şeyleri soyut bir emek kavramı üzerinden birbiriyle takas etmenin yolu olarak paranın yaygınlaşması, standart saatler ve takvimler üzerinden insanların disipline edilmesi ve emeklerinin ölçülebilir (iş saati) hale gelmesi böyle bir standartlaştırmadır. Aynı şekilde ‘vatandaşlık’ da devlet ile kurulan ilişkinin sınırları ve kapsamı için bir standartlaştırmadır. Bundan dolayı her ne kadar kapitalizm kavramı tüm bunları içerse de yine modern bir soyutlama ve insanları özne olarak kurma biçimi olarak bu soyutlama ve standartlaştırmayı kapitalist moderniteolarak adlandıracağız.

[3] Anderson, Benedict. Hayali Cemaatler – Milliyetçiliğin Kökenleri Ve Yayılması. İstanbul. Metis. 2007. s. 49-51

[4] Ezilenlerin veya başka bir bağlam içerisinde ‘madunların’ farklı bir zamansallık içerisinde yaşadıkları ve özellikle sömürgecilik sonrası toplumlarda homojen bir zamanın olmadığına dair düşündürücü bir tartışma için bkz. Chatterjee, Phartha. Mağdurların Siyaseti. İstanbul. İletişim Yayınları. 2006

[5] Bu haberin görüntülü hali için bkz. : http://www.youtube.com/watch?v=1pHh7dELdkc

[6] Görsel-işitsel bir materyali yazıya dökmek biraz zor. Ne var ki, haber bandının akışını burada betimlemeye çalışacağız. Gri ve köşeli parantezler içerisindeki metinler, kurgusal olarak eklenmiş işitsel ve görsel unsurlardır. Eğer ‘1’ yazan bir kategorinin altında ‘a’ yazıyorsa bu iki unsur eşzamanlı olarak beliriyor-işitiliyor demektir; Eğer “1” diye bir kategorinin altında “a”, “b”, “c” diye alt kategoriler varsa, “1” unsuru süresinde peş peşe “a”, “b” ve “c” beliriyor veya işitiliyor demektir. Bazen “a” kategorisinin de altında “i” diye bir alt-kategori vardır, bu da “1”, “a” ve “i”’nin aynı anda belirdiği-işitildiği anlamına gelir.

[7] İnsanlar, sadece takvim ve saat üzerinden değil aynı zamanda bir olaylar dizini içerisinde kendilerini belli bir zamana konumlandırıyorlar, zamanı belli biçimlerde ve hızlarda deneyimliyorlar. Televizyon görüntüsü ve gazete haberleri kurgusal olduğu için kendilerine has bir iç-zamanları vardır, zira bir haberde 20 saatte olup-biten bir şey 3 dakikaya sıkıştırılıyor. Ancak yine de haberler kamuoyunda şimdiki zamanın örneğin “11 Eylül’den sonra” olduğu veya “19 Ağustos depreminden önce” veya “Tarkan’ın şu şarkısı çıktığında” üzerinden gündelik hayatımızda bir ‘zaman’ algısı yaratan bir etkiye de sahip. Dolayısıyla kamuoyunun zamanı birebir medyanın zamanı ile örtüşmese de ciddi derecede ondan etkilenir, zira kamuoyunun zamansallığında bir de hepimizin yaşadığı gündelik olayarların kurduğu bir zaman algısı da var; bugün “babam işsiz kaldığından” sonra ve “ben evlenmeden önce” olacaktır örneğin. Dolayısıyla kamuoyunun zamansallığı medyanın zamansallığı ile diyalog içerisindedir ama başka unsurlar tarafından da kurulur. Örneğin, 19 Ağustos’u yaşamamış ve televizyondan izlemiş birisi için 19 Ağustos en az ‘babam işten atılmadan önce’ kadar ‘gerçektir’ ve zaman denilen şeyin içerisinde bizi bir şey olduktan sonra ve bir şey olmak üzereyken bir yerlere yerleştirir.

[8] Ricoeur, Paul. Narrative Time. Critical Inquiry içinde, Cilt 7. Nr 1. Chicago. Sonbahar 1980. s. 176 (Türkçe kaynak için bkz. Ricoeur, Paul. Zaman Olayörgüsü Üçlü Mimesis – Zaman ve Anlatı : Bir. İstanbul. Yapı Kredi Yayınları. 2007 ve Ricoeur, Paul. Tarih ve Anlatı – Zaman ve Anlatı : İki. İstanbul. Yapı Kredi Yayınları. 2009)

[9] Anlatı kolektif veya bireysel düzeyde bir deneyimin geriye dönük yeniden kurgulanmasıdır. Her anlatıda tutarlılığı oluştura veya bu tutarlılıkta çatlaklar oluşturan bir yapı sözkonusudur.

[10] a.g.e s.174

[11] Riceour’un de dediği gibi: “[…] Ne var ki, eyleyiş anında fail, böylesine koşulları ele geçirirse ve olayların gidişatına kendi eylemini dahil ederse, değişime açık nesnelere yüklenen anlamlar silsilesinin sağlamış olduğu zamansal kılavuzlar, dünyevi zamanın, eylem zamanına hakim kılma eğilimini gösterir. Eylem gücümüzü, dünyanın düzenine bağlayan müdahale fenomeni böylesine bir şeydir, zamanın-içindelik için karakteristik olan ve kesişimin yapısı olarak adlandırılabilecek şey, sıradan zaman ile gerçek tarihsellik arasındaki alt-bölgede kurulur.” a.g.e syf 177

[12] Ricoeur, Heidegger’in Almancada kullandığı iki kavram üzerinden bu tartışmayı yürütüyor; bir yandan mevcut koşullar anlamına gelen das Vorhandene öte yandan eldeki olanaklar olarak çevirilebilecek das Zuhandene.

[13] Lukács, Georg. History and Class Consciousness. Cambridge-Massachusetts. MIT Press. 1976, s. 194

[14] Bu tartışma aslında Jacques Derrida’ya aittir.

[15] Giriş / 7 / e

[16] I. Parça / 2

[17] I. Parça / 3

[18] O pek farklı olmayan yaşam aslında milyonlarca izleyici ile Tuzla’daki tersane işçilerini ortaklaştıran gündelik kapitalist zor olsa da, bu anlatıda ‘eylemek’ üzerinden değil ‘davranmaya’ indirgenen her şey ‘yaşam’ ile özdeş bir konuma sokuluyor. Dolayısıyla sadece işçinin temsili değil izleyicinin gündeliğine ve bu haberle kurabileceği ilişkiye de kasti olmasa bile fiilen bir gönderme söz konusu.

[19] Dolayımsızlık, bir şeyi o anda olduğu gibi algılamaktır. Patron maaşı vermiyorsa, bu benim veya bizim, şimdi ve bu işyerinde, bu işyerinin patronu ile ilgili bir sorunum(uz)dur. Dolayımsız algıda ‘tarih’ ve ‘sınıf mücadelesi’ gibi zamanımı ve mekanımı aşan bir şey yoktur, ben sinirliyimdir ama ‘sınıf mücadelesi’ yürütmüyorumdur. En fazla bir ‘hak’ ve ‘haksızlık’ gibi bir referansım vardır bu olaya ilişkin. Şeyleşme ise mevcut toplumsal ilişkilerle ve ürettiğim/tükettiğim ürünlerle doğrudan özdeşleşmek ve kaynaşmaktır. Bu, Marx’ın meta-fetişizm ve erken metinlerinde yabancılaşma kavramıyla birlikte ele alınabilecek bir kavramdır.

[20] II. Parça / 4

[21] II. Parça / 5-8

[22] III. Parça / 3

[23] IV. Parça ve IV. Parça / 5a (Flash TV böylece kendisini Limter-İş’in yerine ikame etmiş oluyor)

[24IV.Parça / 4 ve IV. Parça / 6a

[25] V.Parça / 1

[26] V.Parça/ 2

[27] VI.Parça / 1a

[28] VIII. Parça / 1a

[29] Burada gündelik kapitalist zor kavramından kasıt, devletin bizatihi çıplak zoru değildir. Bu kavramla, insanların kapitalist/modern emek süreci içerisinde belli bir özne olarak, işçi olarak kuruldukları, emek sürecinin insanların bedenlerini ve hayatlarını kapitalist işin zamansal düzenine göre disipline etmelerini sağladığını ve ömür boyu bir çalışma ve geçinme zorunluluğu hissiyatı yaratması kast ediliyor. Burada kapitalizmin iktidarı dışsal bir siyasi birim üzerinden değil, içselleştirilmiş bir iktidar, bir oto-denetim olarak işliyor. Örneğin, işçilerin nasıl saat üzerinden ölçülebilir işgücüne dönüştürüldüğü, kent merkezlerindeki saat kulelerinin önemine dair, bkz. Thompson, E. P., Zaman, Çalışma Disiplini ve Endüstriyel Kapitalizm. Avam ve Görenek içinde, İstanbul, Birikim Yayınları, 2006. Bu tartışmanın bir diğer refernsı için bkz. Foucoult, M. Hapishanenin Doğuşu, Ankara. İmge Kitabevi. 2006.

[30] Bu konuda, diğer kanallar da Flash TV ve STV’nin gerisinde kalmıyor, ancak izleyici profilleri görece daha geniş bir yelpazeyi günün ilerleyen saatlerine göre kapsayabiliyor.

[31] Bu bağlamda özellikle bu sayımızın konusunun ezilenler ve işçi sınıfı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Öyle ki, kendini Marksizm olarak adlandırılagelen çeşitli eğilimlerin düşünsel krizi ve sosyalizmin görünürdeki yenilgisi birçok yeni tartışmayı da beraberinde getirdi. Özellikle Lukacs ve Gramsci bir yana Frankfurt Okulu’ndan itibaren insanların algıları/anlam dünyaları ile kapitalizmin ilişkisi üzerine duruldu. Tükiye’de Mahir Çayan’ın ‘suni denge’ tartışması örneğin algısal kimi unsurları varsayıyor. Daha yöntemsel açıdan özellikle Althusser, Lacan ve Freud ile bir diyaloga girerken günümüzde Laclau ile Zizek, Lacan üzerinden bir çok metodolojik ve siyasi tartışma yürütüyor. Psiko-analiz ile Marksizmin bu yakınlaşması, ezilenler kavramını etraflıca yeniden düşünmemize yol açıyor. Devletin çıplak baskısının da ötesinde ‘ezilmek’ ne demek? Bu soru geleceğin devrimci siyaseti için önemli görünüyor. Zira geleneksel olarak devletin dolaysız zorunu çağrıştıran bu kavram günümüzde kapitalist modernitenin insanları birer özne olarak kurarken bastırdığı ve tahrip ettiği öğeler üzerinden de ele alınabilir. Bu konuda özellikle Frantz Fanon’un ve Abdullah Öcalan’ın sömürge kişiliği üzerine yaptıkları tartışmalar ile Alman Kızıl Ordu Franksiyonu’nun söylemleri psiko-analizin ve modernite eleştirisinin etkileşime girip nasıl (anti-kapitalist) siyasi bir silaha, somut bir toplum eleştirisi ve örgütlenme/mücadele biçimine dönüşebileceğine dair ipuçları sunuyor.

[32] Aynısı silikosis hastası kot taşlama işçileri için de geçerli.

[33] Bu tartışmanın düşünsel arka-planı için bkz. Agamben, Giorgio. Kutsal İnsan Egemen İktidar ve Çıplak Hayat. Ayrıntı Yayınları. İstanbul. 2001 ve Agamben, Giorgio. İstisna Hali. Otonom Yayıncılık. İstanbul. 2006

[34] Bu tartışma, günümüzde devrimci siyaseti yeniden düşünmek açısından oldukça önemli. Böylesine bi tartışmanın en önemli referansı ise Antonio Gramsci’dir. Ancak Gramsci’den beslenen ve onun devrimi pozisyonundan kopan -dolayısıyla siyasi pozisyonlarını asla paylaşmadığımız- Moffe ve Laclau ile eleşirel ve mesafeli bir etkileşime girilmelidir. Bu etkileşim ikilinin kullandığı ‘radikal demokrasi’ kavramından çok, devrimci bir siyasi öznenin nasıl söyleminin ve eyleminin anlamını kapatmayarak, yelpazesini genişleterek ve çeşitli özelliklere alan açarak hegemonya kurabileceği tartışması açısından önemli. Dolayısıyla, devrimcilerin toplumla ilişkilenirken, ‘yeni bir dil’ kullanması gerektiğine dair tartışma böylesine eleştirel bir etkileşimden beslenebilir. Zira Mouffe ve Laclau da Derrida’nın dil kuramının teorik altyapısı üzerinden hegemonya kavramını ele almaktadırlar. Onun ötesinde Laclau ve Mouffe’un önerdiği siyasi proje ancak ‘topyekun devrim’ gibi bir önermesi olmayanlar açısından ilginç olabilir, ancak bizim pozisyonumuz bu değil! Bkz. Hegemonya ve Sosyalist Strateji – Radikal Demokrat Bir Politikaya Doğru. İstanbul. İletişim Yayınları. 2008

[35] Benjamin, Walter. Pasajlar. İstanbul. Yapı Kredi Yayınları. 2007

one cıkanlar