Karanlığı Sorgularken Kendini Sorgulamak, Sorgularken Düş Kurmak- S. Nejat Ağırnaslı

Bu yazı, Hrant Dink’in katledilmesinin ardından Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri tarafından başlatılan “Karanlığı Sorguluyoruz” kampanyası mail grubunda Suphi Nejat Ağırnaslı tarafından 2007 yılında sürecin bir analizi olarak kaleme alınmıştır.

Bu mail grubunda hemen hemen herkesin malumu olan, Diyarbakır süreci ile başlayıp, Toplumla (Terörle) Mücadele Yasasına karşı kampanya ile belli bir ivme ve süreklilik kazanan, İz bırakanlar unutulmaz projesiyle zayıflayan ve sınırlarını gören, Karanlığı Sorguluyoruz ile yeniden güçlü bir çıkış yaşayan süreç hakkında bu boş vakitlerimizde düşünmek için fırsat doğdu. Koşuşturmadığımız bir zamanda olayların bir fotoğrafını çekmek ve geleceğe dair yönelimler üzerine düşünebilmek açısından bir fırsat mevcut şu anda benim açımdan. Burada yazacaklarım nihayete erdirilmiş düşünceler olmaktan çok, bir sesli düşünme ve herkesi sesli düşünmeye davet etme niteliğinde. Tabi ki Karanlığı Sorguluyoruz pratiği üzerinden siyasete dair genel görüşlerimi yineleyeceğim, aslında daha çok onları aktarmaya çalışacağım, bu güne kadar içinde yer aldığım siyasi geleneği ve ona alternatif olarak çıkan anlayışları biraz sorgulayacağım, düşüncelerimi biraz daha detaylı betimlemeye çalışacağım.

Oluşumun Anatomisi
Her şeyden evvel, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaklaşık bir yıldır bir süreç yaşanıyor. Her ne kadar beraber hareket eden bir grup insandan bahsedebilirsek de aslında olup bitenleri en genel anlamıyla bir siyasallaşma süreci olarak tarifleyebiliriz
Siyasallaşma diyorum, çünkü bu süreci yaratan özne-özneler bilinçli olarak her projeye uygun bir biçim ve isim aldı, dolayısıyla her daim bizi tarif eden olgu her daim söz konusu olan siyasi gündemdi, ucu sonu belli bir gruptan ziyade çeşitli çeşitli konu başlıkları altında toplanan insanlardık. Bu kampanyalar da ziyadesiyle üniversitede belli bir kamuoyu oluşturma üzerine bina oluyordu, kampüsü siyasallaştırıyordu. Zaten kampanyalar, eğer bir nebze başarılı oldularsa, başarılarını tam da önceden tariflenmiş bir zemine insanları çağırmamasından alıyordu. Grubun bileşimine baktığımız zaman ise, birçok üniversitede olduğunun tersine siyasi gençlik gruplarının yan yana gelişi değil, zaten halihazırda ya kimi klüplerde şu veya bu şekilde faal olan insanlar, solcu-demokrat- yurtsever vs. sıfatlarla bir duruşa sahip bireyler ve ağırlıklı olarak siyasal-sosyal bilimlerde okuyan kimi öğrenciler oluşturuyordu. Ağırlıklı olarak herkesin bir grup değil de kendi adında konuşuyor olması ve farklı farklı motivasyonlara sahip oluşu hem yaratıclıığı artırdı hem de hareket kabiliyetini bir hayli artırdı. Ancak bugüne kadar, bu süreç ikili bir etki yarattı: İlk olarak Üniversitede zaten var olan ama dağınık duran dinamikleri yan yana getirdi ve ortaklaştırabildi; İkinci olarak ise kampüste belli konuların gündemleşmesini ve tartışılmasını şu veya bu biçimde sağladı. Yan yana gelişin temel motivasyonunu her daim bir reaksiyon gösterme ve ağırlıklı olarak makro-siyasi başlıklar belirledi. Diğer üniversitelerde kitleselleşen öğrenci faaliyetlerine baktığmız zaman bunlar genellikle bu kadar makro-politik olmaktan ziyade yine bir reaksiyon niteliğinde oluyor, örneğin fiyatların yükselmesine karşı yemekhane boykotları veya İÜde vakt-i zamanında kırk paralık adamlar başlıklı kampanya gibi ücretlerin yüksekliğine karşı ulaşım ücretlerine ilişkin oluyor, kısacası daha gündelik yaşama ilişkin başlıklar altında yürütülen kampanyalar genellikle (Irak savaşı hariç) belli bir kalabalığa ulaşma şansına sahip oluyor. Tabi ki, burada diğer üniversitelerdeki hem muhalefetin parçalılığı, bir öğrenci örgütlenmesinden ziyade belli sol hareketlerin gençlik örgütlerinin kimi zaman beraber kimi zaman ayrı ayrı faaliyet yürütmeleri, birleşik faaliyetin gruplar-arası ve hayli sıkıntılı (siyasetler toplantısı) bir hukuka dayalı olup katılabilecek bireylerin katılımını baştan zorlaştıran, yapılan faaliyetin dilinden tutun da (kitle iletişim anlayışı) yapılan eylemlerin niteliğine kadar; rektörlüklerin, faşistlerin ve polisin baskısına kadar birçok unsur bu girişimleri başarısız kılıyor. 1996 Öğrenci hareketinin nispi bir yükseliş yaşaması ve içinde çeşit çeşit grubun yer aldığı oldukça yaratıcı Öğrenci Koordinasyonu’nun (öte yandan da dergi çevrelerinin ayrı bir öğrenci birliği kurmasının) fiili tasfiyesinden sonra üniversitelerde manzara bu yönde. Buradan artık bir çıkışın pek bir mümkünatının olmadığını gören birey ve çevreler daha birleşik ve daha farklı bir anlayışla hareket etmeye dönük adımlar atıyor, tabi ki bu süreç de oldukça sancılı ve şu anda GENÇ-Sende ifadesini buluyor. Öte yandan alışılagelmiş siyaset anlayışının dışına çıkıp muhalefet yapmak isteyenler ve daha makro-politik başlıkları önemseyenler de ki bunlar daha çok bizim gibi görece daha rahat ve belki de daha ayrıcalıklı kesimlerin bulunduğu üniversitelerde- Genç-Siviller veya Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu gibi oluşumlar vb. oluyor diğer yandan yoksullara ilişkin iş yapmak isteyenler ise daha çok çeşitli sosyal sorumluluk projelerine (STKlara) katılıyor. Son bahsi geçen oluşumlarda çeşitli ağırlıklarda üniversiteliler bulunsa da kendilerini temel olarak kurguladıkları alan üniversitenin kendisi ve öğrenci olma hali değil.
Karanlığı Sorguluyoruz oluşumu ise burada hem benzer hem de ayrıksı bir yerde duruyor. Benzerliğini reaksiyon gösteren bir yapı olmasından alıyor, yani memlekette ancak bir olay olduğu zaman bir yan yana geliş ve hareket etme durumu söz konusu, öte yandan kendi varlığını ve eyleyişini net bir biçimde öğrencilik-üniversite üzerinden tarifliyor. Böylece yukarıda bahsi geçen iki yapının arasında bir yerde durduğunu söylemek mümkün, belki de özgünlüğünü biraz da buradan alıyor. Ancak mevcut siyaset kurgusunun pek de dışında olduğunu söylemek mümkün değil:
O da eyleyişi salt bir reaksiyon olarak kurgulamak.

Reaksiyon Üzerine Hareket Etmek Nelere Delalet?

Uzun bir süredir hem STK’lar hem de solun ve radikal-devrimci solun yelpazesinin çeşitli uçları, belki dönemin karakteristiklerinden dolayı belki de güçsüzlüklerinden dolayı siyaseti parça parça başlıklara yönelik bir tepki gösterme biçiminde ele alıyor. Burada bu başlıklar üzerinden bir toplumsal hareket ve sıçrama yaratmaktan ziyade, soyut bir tepki gösterme ve günübirlik kendisini tekrar eden bir söylem mevcut. Özellikle STK’larda ağrılıklı olarak bu söylem kendisini soyut bir toplumsal vicdana seslenerek var ediyor. Daha solda ise eski devrim stratejisi içine oturan ve çeşitli konu başlıklarının ülkeyi-dünyayı belli bir yönde değiştirme hedefi içerisinde oturtulması, toplumsal dinamiklerin örgütlenip sonal olarak bu amaç uğruna kanalize edilmesinin yerini, yine kendisini her daim yineleyen ve bir bütünlük arz etmekten oldukça uzak olan soyut bir mücadele etmeye çağrı alıyor. STK’cılar için makro siyasette vicdan ve tepki merkezde, daha sosyal projelerin içerisinde ise yine yoksullara ilişkin bir vicdan ve bilinç-altında ise yoksulları orta-sınıfın habitusuna (örneğin eğitim projeleri üzerinden) yakınlaştırmak ve potansiyel tehdit olma durumlarını bertaraf etmek, aktivist için ise kendi vicdanını rahat tutmak gibi bir durum söz konusu. Soldakiler için ise mücadele merkezde ve gündelik pratikler/yerel projeler ezilenlerin hem gündelik hayatı organize etmek hem de siysallaşmak için bir zemin olmaktan çok söz konusu olan siyasi hareketin yerel bir çalışması olarak algılanmakta. İkisinin de siyaseti bir reaksiyon üzerine kurulu, ikisi de var olan düzenin yerine alternatif bir hayatı ikame etme, bunun üzerinden makro-siyasi alana bütünlüklü bir toplumsal alternatifi dayatmak ve bu uğurda mücadele etmekten FİİLEN yoksun bir durumda. Özellikle Devrimci (radikal) sol 12 Eylül sonrası yeniden şahlanıp, böylesine bir pratiği sergilemeye her ne kadar meyil etmişse de ona uygulanan sistematik şiddet, özneleri-pratiklerin i-söylemlerini tamamen bir şiddet-irade- zor alanına itti. Bundan böyle devrimci olmanın kıstası bu kriterler olmak durumundaydı, saldırılar yoğundu ve buna ancak böylesine bir ruh hali ile karşılık verilebilirdi, başka bir yol pek mümkün gözükmüyordu. Bu niyetlerden bağımsız ve iktidarın devrimcilere karşı son derece akıllı bir hamlesiydi. Bunun dışında kalan sol ise daha çok dilini tutarak ve daha ziyade sendikal-bürokrasiye sığınacak ya da orta sınıfın ruh haline uygun renkli-güleryüzlü bir hat izleyecekti. Ancak belki de solu sol yapan en büyük halka iki eğilimde de kaybolmaya yüz tutmuştu. Başka bir ülke, başka bir dünya hedefi ya nostaljik ya da romantik bir temenniye dönüşmüştü. Değiştirme eyleminin (Devrim) iki olmazsa olmaz parçası ikiye bölünmüştü: Kuruculuk ve Yıkıculık. Artık STK’lar-Fetullahçılar-Refahçı lar-Saadetçiler ezilenlerin- yoksulların arasında kurucu olacak, devrimci sol ise daha ziyade yıkıcılığa ağırlık vermeye yönelecekti.
Gündelik hayata, gündelik hayat pratiklerine müdahale edip, gündelik sorunlara kolektif bir çözüm arayışı ve bu arayışın belli yerellerde kurumsallaşması (öz-örgütler, üretici-tüketici kooperatifleri, işsizler sendikası, öğrenci birlikleri vb.) bunlar üzerinden de tüm topluma kolektif bir çözümün önerilmesi, kapitalizme bir alternatifin hali hazırda var olan pratikler üzerinden örgütlenmesi, siyaset alanına bu alternatifler dolayımı ile çıkılması ve nihayetine sisteme karşı bu alternatifin egemen olması için mücadele etmek artık geri plandaydı. Gramsci’nin sivil toplumda hegemonya ve nihayetinde iktidar olma üzerine bina ettiği devrimci stratejisi pek bir geçerlilik sahibi olamayacaktı. Var olanı yıkmak (çoğu zaman kaçınılmaz olarak zor gücüyle), onun yerine kolektif bir çözümü üretmek, bunun zorla karşılandığı yerde ise kolektif iradenin buna yanıt vermesini hem yerelde hem de nihai olarak var olan düzeni alaşağı edecek bir potansiyele dönüştürmek artık FİİLEN mümkün görünmüyordu. Ya tüm sorunların çözümü devrim sonrasına havale edilecekti ya da tüm toplumu kolektif bir çözüm için dönüştürmenin siyasi mücadelesinden tamamen bağımsız bir biçimde vicdan rahatlatmak için STK!cılık yapılacaktı. İki yaklaşım da şu veya bu biçimde ezilenlerin öznelliğini yoksaymak üzerine kurulu birer anlayış olarak şekillendi.
Peki topluma bir alternatifi inşa ederek müdahil olamayanlar, bütünlüklü-stratejik bir siyaset kurgusuna sahip olmayanlar siyasete nasıl müdahil olabilirlerdi, eğer ezilenlerin alternatiflerini örgütleyip hakim kılmaya çalışmayacaklardı ya? Tabi ki, siyaseti bir aksiyon alanı olmaktan (aktif tutum) ziyade bir reaksiyon (pasif tutum) olarak kurgulayacaklardı, kaçınılmaz olarak. Harekete geçmek için artık birilerinin bir yerde bir katliam düzenlemesi, bir haksızlığın olması ve buna binaen genellikle medya dolayımı ile sadece söze gelen ve gösteri yürüyüşü biçimini alan bir siyaset anlayışı alacaktı. Eylem de artık belli bir kalıba sahip sözün dile gelişinden ibaret olacaktı, gündelik hayatla bir bağı olmadığından dolayı eylem artık kendi sözünü yaratamayacaktı . Genellikle de artık bir alternatife işaret etmekten ziyade herşey protesto edilecekti. Oysa ki hem Latin Amerika’da solun bugünkü başarısına, hem de 60-70 hatta nispeten 90’ların başında Türkiye’de sol başarısını, gündelik ahlak anlayışından (ki ahlak insan ilişkilerini düzenleyen ve oldukça politik olan bir kurallar ve anlayışlar silsilesidir) tutun da kitle örgütlerine kadar başarısını tam da gündelik hayatı örgütlemesinden, çözümler üretmesinden ve tüm bunları nihai bir amaç için (devrim vasıtasıyla sosyalizmin inşası) kanalize etmeye çalışmasıydı. Bu pratiklere bakıldığında, bugünün eyleyişi yarını kurmak içindi, belki de modernist bir zaman algısındandır ki, bugün yapılan var olanı yıkacak ve yeni bir düzeni kuracaktı, gündelik hayatın dönüşümü sıkı sıkıya bir gelecek tahayyülüne bağlıydı, zaten bugün için o geleceğin nüveleri örgütlenmiş, toplum kabuk değiştirmek üzereydi. Bu gelecek arayışının dünyada bir kriz yasamasiyle birlikte bugün için alternatifi yaratmaktan ziyade aslolan unsur reaksiyon göstermek ve muhalefet etmeye dönüştü. Dikkat ederseniz, şu anda sol (Kürt Özgürlük Hareketi hariç) çok nadiren kendi basina bir gündem yaratabiliyor, daha ziyade var olan gündemlere muhalefet etmek üzere müdahil oluyor. Bunda uygunsuz koşulların da payı oldukça büyük. Dolayısıyla muhalefet etmek her ne kadar sistemin sınırlarını zorlasa da, tam da sistemin sınırlarını genişleterek (başarılı olduğu takdirde burjuva demokrasisini genişletiyor) aslında sistemi hem yeniden üretip hem de bağışıklığını artıyor, muhalefeti absorbe etme kanallarını tesis ediyor, bu muhalefet edenlerin niyetlerinden bağımız bir olgu olarak karşımızda durmakta. Muhalefet varolana bir alternatif yaratmak üzere değil sadece mevut olanın olmaması için onu protesto etmeye dönüşüyor. Dolayısıyla TEK BAŞINA tüm siyaseti bir reaksiyona ve bunun daha içselleştirilmiş hali olan reflekse dayandırmak, muhalefet için bizzat sistem tarafından inşa edilmiş alanda eylemeyi, düşmanın ringinde cenk etmeyi beraberinde getiriyor.
Yukarıda bahsi geçen olguları tamamen öznel zafiyetlere dayandırmak haksızlık olur, ancak öznel zaafiyetlerin de bunda çok ciddi bir pay sahibi olduğunu söylememek de yanlış olacaktır. Tabi ki, örgüt kelimesinin bile belli bir terör algısını çağrıştırdığı bir atmosferde, dünyada solun ancak yavaş yavaş toparlanabildiği bir ortamda, eleştiriyi bir suçlamaya dönüştürmek iyi niyetli bir yaklaşım olmayacaktır. Ancak bunları görüp de dile getirmemek bu kurgunun dışına çıkamaya çalışmamak anlamına gelecektir, belki de suç ortaklığı etmek olacaktır.

Başka Bir Üniversiteyi Düşlemek!

Peki halihazırda yan yana gelmiş insanlar, hem kendisini öğrenci olarak tanımlayan hem de bu kimlikleri ile siyasetle ilişkilenenler reaksiyon göstermenin nasıl dışına çıkabilirler? Yukarıda da bahsettiğim üzere bizler de aslında reaksiyon göstermenin dışına pek de çıkabilmiş değiliz. Temel motivasyon kaynağımız ya bir katliam, ya bir hak ihlali ya da siyasi bir cinayet oluyor. Bunlar toplumsal vicdanda yara açan ve kesinlikle karşısında durulması gereken olgular. Kaldı ki, hiçbir üniversitede bu kadar meşru ve kalabalık bir biçimde bu tarz başlıklar etrafında bir hareketlilik kolay kolay yaratılamıyor. Ancak bu eyleyişi ne besleyecek, bir daha bir araya gelmemiz için bir sonraki katliamı mı bekleyeceğiz? Yoksa bugüne kadar yaptıklarımızın içinden aslında hem makro-politik alana ilişkin söz söyleyebileceğimiz, ezilenlerle doğrudan ilişkilenebileceğimiz, üniversitedeki sorunlara dair kolektif çözümler üretebileceğimiz, ve bir bütün olarak başka bir üniversite hayalini, sabır ve sebatla adım adım bir projeye, örnek teşkil edebilecek bir projeye dönüştürebileceğimiz dinamikler mevcut mu? Üniversiteler sermayenin eline geçerken tersinden üniversitedeki bilgiyi bizzat ezilenlere açmak, kampüsün sınırılarını yoksul mahallelerine var olan sanatsal-kültürel birikim üzerinden genişletmek, üniversitenin içerisinde Proficiency sorunundan barınma sorununa kadar kolektif çözümleri düşünmek, üniversitemizde bir hayli yaygın olan dışa-kapalı gruplaşmaların ve diğer yandan bencilleşmenin yerine kolektif bir yaşamı örmek, üniversitenin kapılarını ve birikimini fiilen ezilenlere açmak mümkün değil mi? Söyleyeceğimiz her makro-politik sözü böylesine bir kolektif gelecek arayışı içerisinden üretmek acaba mümkün değil mi? Yani kısacası başka bir üniversite hayalini, bir projeye dönüştürüp, bir öğrenci öz-örgütü olmak, ezilenlerin sözcüleri ve imgesi ile değil bizzat çeşitli ezilen gruplarla ilişkilenmek, akademik düşünceyi günümüz dünyasını anlamak ve başka bir yarının olanaklarını düşünmek için bir zemin yaratmak acaba mümkün mü? Sadece reaksiyon için değil, hem üniversiteyi hem de ülkeyi dönüştürmek için bilinçli bir çaba hangi yollarla ve ne kadar mümkün? Reaksiyon göstermenin yerine Türkiye’de tüm farklı düşünen ve aykırı ses çıkaran öğrencileri için örnek teşkil edebilecek bir deney yaratmanın olanakları acaba ne denli mevcut? Hem makro-siyasete söz söyleyen yani şu an için sadece reaksiyon gösteren, hem de bunu hayata dair bir alternatif arayışına dayandıran, yani hareket etmek için illa ki bir sonraki katliamı beklemeyen bir yapılanma ne denli mümkün? Bir zamanlar dost sohbetleri arasında biz bu hayale toplumsal üniversite demiştik, tarihte ODTÜ ÖTK (70li yıllar) ve FKF (60lı yıllar) deneyimlerine bakmıştık.
Yukarıda bahsi geçen reaksiyon durumunu bu tek başına aşmaz, zaten bunu tamamen aşmasını da bekleyemeyiz, sadece bir fotoğraf çekmeye çalıştım. Ancak sadece hayır demenin ötesine geçip bu hayatta birşeylere evet diyerek birseye hayır demenin ne denli mümkün olduğunu düşünmek istiyorum. Aklımdaki fikirlerin hepsi derli toplu ve net değil ancak uzun süredir hem genel siyasete dair hem de üniversitedeki olup bitenlere dair düşüncelerimi görece toparlanmış bir biçimde paylaşmak istedim. Biraz üniversite açılmadan önce hep birlikte Ezilenlerin Üniversitesi, Toplumsal Üniversite Dayanışmacı Öğrenci kolektifleri gibi hayallerin ne denli gerekli-gereksiz ve şu halimizle ne denli gerçekleştirilebilir olduğu hakkında sesli düşünmek istiyorum. Dediklerimde bir sürü itiraz edilebilecek nokta muhakkak vardır, hatta ilk anlatığım kısım ile metinin ortası ve son kısmı arasında mantıksal tutarlılık konusunda da birçok sıkıntı olabilir ama kaba hatlarıyla bir karalama bir not tutma niteliğindeki bu yazıyı bir GELECEK ARAYIŞI olarak ele alınmalı.

one cıkanlar