Nejat’ı en çok kızdıracak şey

Evrim Kaya (Agos)


IŞİD’in kurşunlarına insanlık onuru için siper olan herhangi bir Kürt’ün değil de, Nejat’ın ölümüne şaşırmak, bir insanlık kıyımını tanıdık bir yüze indirgemeye çalışmak, biliyoruz ki Nejat’ı en çok kızdıracak şeydi. Yapılması gereken, Nejat’ın deneye yanıla aradığı hakikati aramak... “Neden Nejat öldü?” diye değil, “Nasıl ölünmeyecek?”, “Nasıl yaşanacak?” diye sorarak...

Bir haftayı, ülkenin dört bir yanından gelen ölüm haberlerine ve bazı ölülerin bir kısım medyadan adsız sansız sayılar olarak gelip geçivermesine isyan ederek geçirmiştik ki, Kobanê’den gelen bir şehit haberi oyunu bozdu. Elinde tüfeği gülümseyen genç çocuk, Suphi Nejat Ağırnaslı, Boğaziçi'liydi. Sosyolojiden master’ı vardı, üç yabancı dil biliyor, grafik tasarımdan anlıyor, hayatını çeviriyle kazanıyordu. Önü açık, geleceği parlak çocuklarda olması gereken her şeye sahipti. Nasıl olmuştu da Ortaçağ’dan kalma bir barbarlığın kol gezdiği sokaklara; aklımızdan, kalbimizden her geçtiğinde hemen kovmaya çalıştığımız topraklara gitmişti? Klavye kullanan elleri nasıl silah tutabilmişti?

Bu soruların tatmin edici bir yanıtı yok, olamaz. Çünkü kökenleri Eski Yunan’a, barbar uygarlığımızın emekleme zamanlarına kadar giden bir yanılsamanın, ideolojik, sahte bir ayrımın ürünü olan soruların kendisi yanlış. Geriye dönüp bazen kendi adıyla, bazen de isimsiz olarak ya da mahlaslarla yayımladığı yazılara bakılır, dostlarıyla konuşulursa, anlaşılacaktır ki, Nejat da yaşamını en çok bu yanlışı kırmaya, sahte kutupları hakikat içinde buluşturmaya adamıştı. Aydın ile işçi, düşünce ile eylem, ruh ile beden, akıl ile kalbi ayıranların; tarihin, sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunu unutanların yanlış sorusunun karşısında elle tutulur, yenir yutulur, somut hakikati savundu. Yaşatan ve öldüren hakikat...

Günlük hayat devrimciliği

Adını iki Türkiyeli devrimciden, TKP’li Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’tan almıştı. Savaşırken kendisine seçtiği ad ise Paramaz Kızılbaş’tı. Kızılbaşlarla birlikte 1915’te idam edilen Ermeni sosyalist ‘Paramaz’ Matteos Sarkisyan’a selam çakıyordu. Nejat’ın Kobanê’de düştüğünü öğrenen babası Hikmet Acun, arkasından “Oğlumu, yoldaşımı, kardeşimi, Nejat’ı Kobanê’de kaybettim. Önünde çok parlak başka hayatlar varken o, devrimci dayanışmayı seçti. Onun önünde saygı ile eğiliyorum” diye yazdı. Baba ocağında, bazen devrimcilik yaptığı, bazen aylaklık ettiği Kadıköy’de, Boğaziçi Üniversitesi’nde kurulan anma çadırlarında, birbirinin acısını paylaşmaya çalışan her yaştan yoldaşı vardı.

Konuştuğum herkes aynı şeyi hatırlattı: Kaç kişiye değdiyse o kadar Nejat vardı. Devrimciliği bir gün ansızın kamuflaj elbiseleri gibi üstüne giymedi; sosyoloji okurken de, karnını doyurmak için çeviri yaparken de, bira içmiş neşeyle zıplarken de, uzun eşek oynarken de devrimciydi. İçinde bulunduğu örgütlere yıkıcı eleştiriler getirmekten geri durmazdı, dostlarıyla uzun kavgalara tutuşurdu, mahcup gülümsemesi hiç solmadı, şakacıydı... Her adımda kökleri hem teoride, hem pratikte, adlı adınca Marksist praksis’te yatan bir hakikati arıyordu.

Eylem önde gelir

On senedir tanıdığı, bir dönem aynı evi paylaştığı bir dostu da, “Çelişkilerde gizli hakikati anlamak lazım” diyor. “Hiçbir zaman sosyolog olarak, çevirmen olarak, Boğaziçili olarak kurmadı kendisini. Hayatını tam da bu algıları kırmak için yaşadı. Kobanê’de olması, herkesin orada olabileceğini göstermek içindi. Evet, belki Türkiye’de solun son yıllarda yetiştirdiği en entelektüel adamlardan biriydi. Oysa entelektüelliği eylem içindi. Kendi eylemini yaratmak için yazardı. SDP’li, ESP’li, HDP’li oldu, ama esasen hep devrimci arayışın peşinde oldu. Espritüeldi, dünyaya çok açık bir gözle bakardı ama bir yandan çok sertti. Entelektüelliğini eylem üzerine kurdu. Biz onu Kosta Rika’da biliyorken, nasıl Kobanê’ye gittiğinin önemi yok. Hangi safta savaştığının da... Önemli olan kime karşı savaştığıydı. Varlığı, Türkiye devrimci hareketinde yer kaplayan bir sürü örgütün Kobanê’ye duyarsız kalmasına karşı bir mesajdı. Methiyeler düzülecek bir kahramanlık olarak değil, herkesin yapabileceği bir eylem olarak görülmeli bu. İnsan olmaya dair bir irade beyanı. ‘Her yürek, yaşayan devrimci bir hücredir’ demişti Nejat. İradesi bunun bir gereğiydi.”

Bir başka dostu, akademinin, özellikle de Boğaziçi’nin yarattığı ve bir tür fetişizme dönüşen sahte elitizme karşı ne kadar duyarlı olduğunu hatırlatıyor: “O sürekli başka bir dil kurmaya çalıştı. İçine girdiğimiz açmazların bu sahte kimlikleri bıraktığımızda kendiliğinden çözüleceğini anlatırdı. ‘Bağcılar’da bir kasiyerden farkın olmadığını kabul ettiğin an, hayatın daha doğru bir yola girecek’ derdi. Boğaziçili kimliği sınıfsal bir kimliktir, Nejat bunun hep farkındaydı. Almanya’da bir sanayi mahallesinde, işçiler arasında geçmiş bir hayatı vardı. Marmara Üniversitesi’nde de okudu. Bunları kimse hatırlatmıyor.”

Güvencesiz emeğin bir sûreti olduğunu anlatıyorlar. Günde on saat çeviri yaptığını, zorlukla geçindiğini, radyoda halk müziği dinlerken kendisini bir tekstil atölyesinde gibi hissettiğini... Gitmeden önce Freud çevirdiğini, on cilt çevirmiş olduğunu, geride çevrilmeyi bekleyen altı cilt bıraktığını öğreniyorum. Son kitabın parasını almamış; arkadaşları o parayı Kobanê’ye göndermeye hazırlanıyor.

Ben de üç yıl önce KCK Davası’ndan gözaltına alındıktan sonra söylediklerini hatırlıyorum. Binlerce kişi tutukluyken salıverilmesinin adaletsizlik olduğunu düşünüyordu. Kendisinden değil, sürekli onlardan söz etmek istiyordu.

Elimizde kalan

IŞİD’in kurşunlarına siper olan herhangi bir Kürt’ün değil de, Nejat’ın ölümüne şaşırmak, bir insanlık kıyımını tanıdık bir yüze indirgemeye çalışmak, biliyoruz ki Nejat’ı en çok kızdıracak şeydi. Yapılması gereken, Nejat’ın deneye yanıla aradığı hakikati aramak. “Neden Nejat öldü?” diye değil, “Nasıl ölünmeyecek?”, “Nasıl yaşanacak?” diye sorarak... Ve üniversiteyi, sınırları Kobanê’ye değmeyen, emek sömürüsünden, sınıf savaşlarının kanlı tarihinden, insanlığın hakikatinden azade, korunaklı bir ada sananların yalanlarını bir kez daha açığa çıkararak... Eylem soru yaratır, eylem dönüştürür, Nejat hep bunu hatırlatıyordu. Nejat’ın ölümü bir soru işaretidir: İstanbul’a kar yağmadan Türkiye’ye kış gelmezmiş. Boğaziçi’ne ateş düştü, artık biz de yanabilir miyiz?
Paramaz’ın hikâyesi

Kod adı Paramaz olan Matteos Sarkisyan, bir Ermeni fedaisi, özgürlük savaşçısıydı. 1863’te Meğri kentinde doğdu. Eçmiadzin’de eğitim gördü. Nahçevan’da öğretmenlik yaparken Stefan Sabah Gülyan ile tanıştı ve Ermeni Sosyal Demokrat Partisi’ne (Hınçak) girdi. 1903’te Rus Çarlığı’nın Kafkasya Genel Valisi Golitsin’e karşı bir suikast örgütledi. “1913 Bâb-ı Âli Baskını” denen hükümet darbesinden sonra Osmanlı muhalefeti, İttihat ve Terakki Partisi diktatörlüğüne karşı direniş kararı aldı. Diğer Osmanlı muhalefetiyle bağlantılı olan Hınçaklar'ın 1913’te Romanya’da toplanan kongresinde, İttihat ve Terakki cuntasının ve 1909 Adana Katliamı faillerinin “cezalandırılması” doğrultusunda karar alındı. Bir muhbir, bu planı cuntaya duyurdu. Daha savaş patlamadan Paramaz ve arkadaşları gözaltına alındılar. İlk başta hiç kimse idam beklemiyordu, çünkü eylem zaten önceden öğrenilmiş ve tasarım evresinde kalmıştı. 24 Nisan'da aydınlara yönelik toplu tutuklamadan bir süre sonra idama mahkûm olan Paramaz ve arkadaşları hakkındaki hüküm, 15 Haziran'da infaz edildi. İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt kapısı önünde kurulan idam sehpaları, herkesi dehşete düşürdü. İdam edilenler, İstanbul surları dışında bir yere gömüldüler. Bir anlatıya göre, daha sonra topluca gömüldükleri yerden alınıp, 1908’de Devrim Şehitleri Anıtı'nın oraya sessiz ve gizlice defnedildiler.

one cıkanlar