Toplumun İmkansızlığı Olarak İç Savaş – Rıza Ekinler

Bu metin 19 Nisan’da gerçekleştirilen Menkıbe Tartışmaları’ndaki “ Toplumun İmkansızlığı Olarak İç Savaş” isimli oturumda Rıza Ekinler tarafından sunulmuştur.

Giriş

iz bugün burada Nejat’ın Menkıbe’de kullandığı iç savaş teriminin kuramsal ve pratik arka planını, kaynaklarını aktarmaya çalışacağız. Menkıbe’nin yararlandığı kaynakların iç savaşı ve toplumu nasıl okuduğunu aktardıktan sonra, kadın sorunu/mücadelesi* üzerinden iç savaşın nasıl okunabileceğini tartışacağız. En başta söylemek gerekir ki, toplum içerisindeki homojen görüntüye rağmen gazetelerdeki üçüncü sayfalar bir iç savaşın anlık birer fotoğrafı gibidir. Menkıbe’deki görüşleri toplumun imkânsızlığı üzerine daha önce dile getirilen tezlerden ayıran şey Üçüncü Sayfa üzerinden (sürmekte olan) ilksel birikimi ve dolayısıyla toplumun sürekli nasıl üretildiğini işe dâhil etmiş olmasıdır. Güncel iç savaşın diğer adı Üçüncü Sayfa’nın bir yanında, tarihi, başta kadının ve başkaca ayak takımlarının tabi kılınmasıyla malul kapitalist barbarlık görünürken; diğer yanında ‘bir şimşek çakması’, kopuş anı gibi yakalanabilecek komünizm olasılığı vardır.

Toplumu okuma yöntemi olarak iç savaş Menkıbe’de Nejat’ın iki tür iç savaşa atıf yaptığını belirtmek gerekiyor. Birincisi ulus devlet ve kapitalizm içerisindeki çatışkılar/antagonizmalar üstünden karşı-hegemonya kurma, kutuplaşma üstünden safını güçlendirme ve sonrasında devrime yürüyebilmenin bir aracı olarak iç savaş.
İkincisi ise toplumun hiç de devletlerin iddia ettiği gibi homojen, barış içinde yaşayan yekpare bir mefhum/kavram olmadığını gösteren, toplumu bir arada tuttuğu iddia edilen bağları yıkan, herkesin herkese karşı savaşı-farklar üzerinden kurulan topluluklar savaşı.

Bu iki iç savaş mantığını da açmak gerekirse; ikinci anlamıyla (kolaylaştırmak için buna üçüncü sayfadaki iç savaş diyelim) iç savaş devletler arasındaki savaşlara benzemediği gibi bir nüfusa ve toprak bütünlüğüne ya da başı ve sonu devletler tarihinin bir kenarına sıkıştırılmış bir olaylar bütününe işaret etmez.

Geleneksel anlamıyla savaş veya iç savaş ifadesi devrimci mücadelenin, özellikle silahlı hareketlerin gündemlerinin ve stratejilerinin temelinde kendisine yer bulmuştur. Lenin, Mao; Türkiye’de Deniz, Mahir ve İbrahim için iç savaş, halk savaşı, öncü savaş toplumsal çatışmaları derinleştirmek ve devrimci hegemonyayı tesis etmek için verili dengeyi alt-üst etme, ‘suni dengeyi bozma’ stratejisidir. Bu perspektiften, kimlikler ya da sınıflar üzerinden verilecek bir dizi iç savaşlar dizisinin devrimin anahtarları olarak görüldüğü söylenebilir. Devrimci geleneğin bu damarı, Lenin’in açtığı yoldan devrimci mücadeleyi bir hegemonya mücadelesi olarak kurgularken, savaşı karşı hegemonyanın kurulmasını sağlayan bir öncü sarsıntı olarak koymayı tercih eder. Menkıbe’nin deyimiyle öncü savaşla gerçekleşen olasılık yoklaması Sovyetler’de, Çin’de, 1971 Türkiye devrimci hareketi atılımında kendisine karşılık buluyor.

Genelde öncü savaşının felsefesi, toplumu ezilenler-ezenler veya burjuvazi-proletarya, burjuva diktatörlüğü-halk kutuplaşmaları üzerinden iki kuvvetin iş yaptığı bir alan olarak okuyordu. Sosyalist hareket ve düşüncenin dünya genelinde gerilemesinden sonra ortaya çıkan ve Leninist Parti dışında seçenekler üzerine kafa yoran toplumsal hareketler okuması ise toplum içerisinde çatışkıların/antagonizmaların sadece iki kuvvetle tanımlanamayacağını, ulusal kimlik, kadın kimliği, LGBTİ gibi kimliklerin ve ekoloji, göçmen sorunu gibi meselelerin de bu çatışma alanının konusu yapılması gerektiğini ortaya koydular. Yani, antagonizmaların, toplum içindeki zıtlıkların çokluğu vardı karşımızda. İkili ya da çoklu kuvvetler çekişmesi, yani hegemonya mücadelesi toplumun veya halkın var olduğunu, karşı hegemonyanın güçlendirilmesi ile halkın başka bir düzlemde örgütlenebileceğini söylediler. O yüzden bu teorilerde iç savaş, toplumu yeniden kurabilmenin bir olasılığı olarak tartışılır.

Menkıbe ise bize toplumu yeniden kurma eksenli hegemonya mücadelesini bir kenara atmamız gerektiğini söylüyor; iç savaşı toplulukların homojenleşerek toplum olmasının önüne geçecek bir yöntem olarak okuyor. İkili ya da çoklu çatışma alanlarının sonsuz olduğunu söylüyor: ancak hareket olarak komünizmin üstüne bina edileceği için “başat çelişkinin”, bütün çelişkileri çapraz kesen çelişkinin kadın sorunu olduğunu belirtiyor.

Her ne kadar, Nejat’ın Menkıbe’nin ilk bölümünde eleştirdiği üzere, iç savaş ifadesi artık “demokrasi” mücadelesi eksenine kilitlenmişse de ve devrimci hareketlerin lügatında hak ettiği yeri bulamıyor olsa da burada kullanıldığı haliyle iç savaş toplumda olan biteni anlamak, devrimci bir olanak açmak anlamında yöntemsel bir zenginlik sunuyor.

Savaş topluluk bağı kurabilir mi?

Şiddet üzerine farklı çalışmalar, şiddetin yıkıcı karakterinin yanında birçok bakımdan kurucu bir karakter de taşıdığına dikkat çekerler. Şiddet yasanın kurucusu ve koruyucusudur[1]. Aynı zamanda şiddet topluluk kurucu bir karakter de taşıyabilir. Bu, Marksist çerçeveyi esas alan yorumlamada şiddetin kendisi de üretici bir güçtür. Fanon’un Cezayir savaşı üstünden çözümlemeleri bunun en net örneklerini oluşturur. Sömürgeciliğe karşı mücadele isyan edenlerin kolektif kimliğini ortaya çıkarmıştır. Kolektif kimlik inşasının bir parçası olarak şiddet Türkiye’de PKK üstünden de izlenebilir.

Menkıbe ise iç savaş kavramının arka planı için Clastres’in ilkel toplumlar üzerindeki çalışmasına ve onun Agamben üzerinden güncel bir okumasını yapan Görünmez Komite’ye başvuruyor.[2] Bu yorumlamada topluluk kurucu bir karekteri olan savaş ilkel toplumlarda mübadele, kıtlık, rekabet ilişkilerinin üzerindedir. İlkel toplum savaş olmaksızın düşünülemez. Birleşme, homojenleşme, devletleşme savaşın iptal edilmesi, askıya alınması durumunda ortaya çıkmıştır. İlkel toplumda savaş toplulukların özerkliklerini ve bölünmemiş bizler olarak varlıklarını korumalarının aracıdır.

Savaş parçalanmanın sonucu değil, parçalanma savaşın sonucudur, amacıdır; hem neden hem araçtır. İlkel toplum varlığı içinde dağılmayı ister. Savaş ise bu ayrı durmanın, topluluğun birliğinin ve bütünselliğinin, özerkliğinin garantisidir. Toplulukların devlet adı altında birleşmesi özdeşleşmedir, özdeşleşme ise ölüme doğru bir harekettir. Suni denge anıdır. O yüzden ‘Ne kadar çok savaş varsa, o kadar az birleşme vardır ve devletin en iyi düşmanı savaştır. İlkel toplum, savaş-için-toplum olarak devlete karşı toplumdur’. [3] Savaş bu topluluklarda merkezkaç kuvvetini oluşturan şeydir.

Herkesin herkese karşı savaşının devletin oluşmasını engellediğini savunan Hobbes’a göre, insanlar arasında toplumsal bağ, ‘hepsini saygı göstermeye zorlayan ortak iktidar’ sayesinde kurulur: Devlet savaşa karşıdır. ‘İlkel toplum Hobbes’un söylemini tersine çevirerek yineler, dağılma mekanizmasının birleşme mekanizmasına karşı işlediğini ilan ederken bize, savaşın devlete karşı olduğunu açıklar.’

Toplumdaki çatlak: güncel iç savaş

Peki, ilkel toplulukların devlet çatısı altında birleştirildiği, ulus devletler ile kafesler içerisinde tutulduğu bir zamanda savaşı nasıl okuyabileceğiz?

Menkıbe’nin hayli esinlendiği Tiqqun’un belirttiği gibi savaş insanın tarihinde hep vardı. Dinler arası savaş daha sonra ulus devlet temelinde savaşlara evrildi. Sermayenin 1929 krizinden sonraki çıkmazları ve ikinci paylaşım savaşı sonrası sosyalizmin dünya çapında ilgi odağı haline gelmesi emekçiler ve sermaye arasındaki bölüşümün yeniden düzenlenmesini getirdi. Burada sınıf savaşı, ulus devlet savaşından sonra, “sosyal devlet” adı altında uzlaşmacı bir düzleme çekildi. Sanki savaş sona ermişti; modern devlet iç savaşın varlığını inkâr ediyordu. Şimdi ise egemenlik, biyo-politika ekseninde devlete karşı savaşı yönetiyor. Oysa sürekli olan devlet değil, savaştır. Devletin sürekliliği ve homojen görüntüsü iç savaşı savaşla askıya alması, ya da görünmez kılma becerisindedir. Şikâyet edilen, savaşın olması değil, hep yanıltıcı düzlemlerde yürütülmüş olmasıdır. O zaman yapılması gereken şey savaşı gerçek düzlemine çekmektir.

Tiqqun’un iç savaş tartışmasında en temel fikir kaynaklarından diğeri de Agamben. Halk’ın bölünmez bir özne olarak kodlanışına itiraz eden Agamben için modern halklar doğası gereği bölünmüşlerdir ve başlangıçtan beri biyo-politiktirler. Bir bütün olarak Halk ve egemen siyasal topluluk, yoksul ve ezilen bedenlerin kırılgan çokluğu olarak halk‘a karşıdır. ‘Halk’ iki uç nokta arasındaki ilişkiye tekabül eden kutuplaşmış bir kavramdır. Bu kavramla siyasetin asli yapısını belirleyen ikili ayrım belirlenebilir: dışarıda bırakılan halk’ın çıplak hayatı (zoe) ve içerilen Halk’ın siyasal varoluşu (bios). Bu sebepten ‘halk’ doğası gereği biyopolitik bir çatlak barındırır. Bir tarafta Halk vardır ama tamamen kendini gerçekleştirememiştir ve dışlama/ayrımla, kanla vb. arıtılmalıdır. Diğer kutupta ise siyasal olarak var olabilmesi için kendisini olumsuzlaması gereken halk vardır.[4]

Asli olarak, faşizm ve ilerici devrimler/halk cepheleri arasında salınmaya mahkûm olan ‘halk’ı bölen bir iç savaş söz konusudur. İstisna halinin teorisyeni, modern totalitarizmi ve daha da sürekli genişleyen istisna halinin içkin olduğu ‘demokratik’ rejimleri de yasal bir iç savaş olarak tanımlar. Bu bağlamda, yok edilmesi gereken sadece siyasi düşmanlar değildir; aynı zamanda siyasi sistemle bütünleştirilemeyecekleri belli olanların da [örneğin Yahudiler] bedenen ortadan kaldırılması gerekir. Bu yüzden “(k)üresel iç savaş olarak tanımlanan bu durumun durdurulamaz ilerleyişi karşısında, istisna halinin çağdaş siyasette egemen yönetim paradigmasına dönüşme eğilimi” sürekli daha da genişler.[5]

Egemenlik tek ve birleşik bir halk yaratmaya çalışırken paradoksal olarak İstisna Hali’ni genişletir, Çıplak Hayat’ı ortadan kaldırma çabası tersine mahal verir ve bütün bir insanlık arıtılması gereken biyolojik bir gövdeye dönüştürülür.

Menkıbe’de iç savaş nasıl tartışılıyor?

Menkıbe’de kullanılan biçimiyle kavram, toplumu çapraz kesen ve toplumun süreksizliğini kuran çatışma hatlarında seyreden kavgalar bütünüdür. Ancak bu çatışma hatlarından yalnızca mezhepsel, etnik yarılmalar ya da devlete karşı verilen mücadeleler anlaşılmamalıdır. Hukukun düzenlediği alanları –hane dâhildir, hatta hane en başat çatışma alanıdır demek abartı olmayacaktır- ihlal ve tahrip etmeye talip, mekânın ve zamanın anlatısının seyrini değiştirmek üzere verilen kavgalar ve girişimlere bakarak anlaşılır. Toplumsalı oluşturan ancak toplumun bir bütün olarak imkânsızlığına da işaret eden zamansal ve mekânsal patlamalarda billurlaşır iç savaş. Tüm bunlara basitçe iktidar ile tabi olma halleri arasındaki mücadeleler bütünüdür diyelim biz.

Menkıbe toplumu ya da toplumun imkânsızlığını iç savaş düzlemi olarak okumaya davet ediyor. Ve bunu yaparken işe koştuğu temel kavramlardan biri “asli birikim”/ilksel birikim/sözde asli birikim/primitive accumulation.[6] İlksel birikim iç savaşın başat süreci, sürekli döngüsü olarak anlamaya ve anlatmaya çalışıyor, bu yüzden kavram kapitalizmin başlangıcını oluşturan şiddetli bir çitleme, mülksüzleştirme, disiplin kurma sürecine değil, bunu da kapsayacak şekilde iktidar pozisyonlarının kendini yeniden ve sürekli üretimindeki bir birikim sürecine işaret ediyor. Başıboş dolaşan akışları (nüfuslar, para, envai çeşit nesne, duygular, kutsallar, madenler, bilgi, şiddet gibi) belirli noktalarda biriktirmek ve çitlemek ya da toprak altına gömmek, tuz buz etmek. İç savaş bizatihi bu suni dengenin sürekli kurulması ve bozulması düzlemidir.

Türkiye bağlamında mezhepsel ve etnik çeşitlilik muhalefet üstüne bina olduğu ölçüde devletin de fetişleştirdiği çatışma hatlarıdır; bunların tuttuğu yer muhakkak ki başattır ancak bunların da dibinde feministlerin çatışmaların en genel matrisi olarak gördüğü cinsiyet kurgusu vardır. Cinsiyet iç savaşın gündelik hayata nasıl sirayet ettiğini görebileceğimiz alandır, bu alan toplumsal ilişkiler ağını “kopuşa ve yeniden kuruluşa sürükleyebilecek bir iç savaşın örgütlenebileceği” yerdir de. İç savaşın devrimci düzlemde örgütlenme olasılığı cinsiyet kurgusuna içseldir, “başat çelişkidir.”

Toplumsalın sürekli kurgulandığı, üretildiği, güçlendiği en geniş anlamlarıyla hane/ev/aile bu zeminlerin en başatı demek yanlış olmayacaktır. Ancak aile evrensel değişmez sabit olduğu için değil günümüzde eşitsizliklerin türediği zemin olan cinsiyet(ler) çatışması hane içinden kolaylıkla okunabileceği için bir örnek oluşturabilir. Hane savaşın içe kapatılma halidir. Bütün sıkıntılar dönüp dolaşıp hanede patlar. Hane cinsiyetlerdir, cinselliklerdir, ahlakidir, akittir, üretim, tüketim, bölüşümdür. Hane makro sorunlar diye dile getirilen ne varsa üst-üste kolaylıkla binebildiği en hususi alandır. Tarihsel özneler yoksa da evde birbiriyle didişen bireyler vardır, hikâye birinin ölüme meydan okumasıyla son bulacaktır.

“Kadınlık, eve hapsolmakla cinselliği üzerinden kendisini meta ilişkisine davet eden vatandaş olmak arasında bir gerilim halindedir […] Kadınlardan oluşan mahrem alanlarda örneğin günlerde özerk bir ekonomi ve siyasal alan kurulur, erkek egemen saiklerde kadının kadına karşı ve erkeklere karşı savaşının karargahı vardır; burası bir öz-örgütlenmedir. Ölen kadın değil erkekliktir. Bu yüzden cinayetlerin azımsanmayacak bir kısmı da intiharlar sonuçlanır“ [7]

Farkın üretimi ve İlksel Birikim

Menkıbe’deki iç savaş anlayışının daha önce aktarmaya çalıştığımız iç savaş üzerine değerlendirmelerden farkı, ya da onlara katkısı, ilksel birikim tartışmasını ve kadın sorununu bu karmaşık düzleme dâhil etmiş olmasıdır. Menkıbe Üçüncü Sayfa haberlerindeki çatışmaların seyrine bakarak iç savaşın anlaşılabileceğini söyler:

“Bu savaş, egemenin tesisindeki krizin topluluklar vasıtasıyla cereyan etmeyişidir, meta ilişki­sinin radikal bireyciliğidir: Öğrenci hocasına kızmış bı­çaklamış, birisi birini domuz bağıyla öldürmüş, bilmem kaç kişi bilmem neye veya kime tecavüz etmiştir; hasta yakınları doktor öldürmüştür; bilmem nerede bilmem kim fuhuşa sürüklenmiştir; koca eşini öldürmüştür. Bunların hiçbiri devletin müdahale edebileceği talep­lerin formüle edilebileceği meseleler değildir. Bunlar, tüm toplulukları çapraz keser. Bunlar, iç savaşın içinde birer savaştır. Topluluklar bunları ancak öteler, anlamı­nı erteler. Ancak, aslında tüm toplulukların meta iliş­kisini kuran bu çatışmalardır. Topluluklar, bu iç savaş içindeki iç savaşın devletidir.”[8]

Üçüncü Sayfa haberleri farklı anlam dünyalarının farklı yaşam biçimlerinin karşılaşmalarıyla oluşan ilişkilerin/çatışmaların doğasını ortaya koyar. Nuh Köklü cinayeti bir Üçüncü Sayfa haberidir, camına kartopu atılan esnaf cinnetinde boğuldu!

Nejat’ın bizi Üçüncü Sayfa’ya çağırmasının nedeni toplumun sürekli ve bölünmezliği iddiasının alenen altüst oluşunun vukuu bulduğu yer olmasıdır. Herkesin herkese karşı savaşının gerçekleştiği yer.

Üçüncü Sayfa’daki savaş aynı zamanda ‘Fark’ı koruma savaşıdır. Fark kavramı iç savaşın anlaşılması açısından çok önemli. Zira kapitalizm sürekli farklar üreterek ilksel birikimin devam etmesini sağlar. Fark üretir, farkla yönetir. “ilksel birikim yalnızca sömürülebilir işçilerin ve sermayenin birikmesi ve yoğunlaşması demek değildir. Bu aynı zamanda işçi sınıfı içinde farklılıkların ve ayrımların da birikimidir. Öyle ki ‘ırk’ ve yaş üzerinden olduğu kadar cinsiyet üzerinden de kurulan hiyerarşiler, sınıf egemenliğinin ve modern proletaryanın oluşumunun kurucusu olmuştur” [9]

Devlet, ataerkillik, sermaye arasında kurulan ve sürekli yeniden üretilen fark düzlemi. Erkek ve kadın arasında üretilen fark, patronla işçi arasında üretilen fark, Türk ve Kürt arasında üretilen fark… Bu fark ekonomisi toplumun özdeşliğinin de imkânsızlığının ifadesidir. Kadının tarihi, fark üretiminin tarihi olarak okunabilir. Emek tarihi de öyle… Bu perspektiften Ermeni Soykırımı Türkiye Cumhuriyeti’nin egemen öznelerinin kurucu mutlak farkının (mülk, kimlik, hafıza vs. üzerinden) yaratılması süreci olarak da okunabilir.

Nejat’a söz verirsek, farkın üretimine dayanan ilksel birikim

“karmaşık bir ulus devlet ve kapitalizm inşa sürecinin birbiriyle okunmasını olanaklı kılan kuramsal bir zemin hazırlamış oluyor. Dolayısıyla Türkiye’de solun “işçiler, emekçiler, ezilenler” diye yan yana sıraladığı farklı öznellikler arasındaki sistemik bağı kurmanın ve dolayısıyla bu toplumu bir arada tutan ve dağıtabilecek potansiyelleri/eğilimleri tartışabilmemize olanak tanıyan bir alan açılmış oluyor. Kısacası Türkiye’de işinde gücünde olan milyonlarca çalışanla, değişen emek biçimleri ve en uç ‘ezilme’ biçimleri arasında içkin bir bağ kurmamız ve bu toplumun çatlaklarını görmemiz anlamında kilit bir kavram olarak ‘ilksel birikim’ meselesine bakmamız gerek.”[10]

Asli birikim, bu topraklarda etnik ve mezhepsel hatlarda seyreden bir iç savaş halini almış, vatandaşlığın evrensel olmamasını varsayarak, hukukun kırılganlığına binaen kanla mülkiyeti dağıtarak “mülk olmuştur.” Üçüncü Sayfa’larda dolaşmak toplumun ‘çatlakları’ üzerinde dolaşmamızı sağlıyor. Bugün ulus-devletlerin yazılı hukukuyla fiili devlet işleyişi paradoksal bir noktada duruyorsa bu tam da ‘fark’ın aslında idare edilmesinin sınırlarına işaret ediyor.

Borç: devlet ve sermayenin dağıtım ve yeniden dağıtım üzerine sürdürdüğü iç savaş düzlemi

Menkıbe Tartışmaları’nın İlksel Birikim bölümünde tartışıldığı için bu bölümü kısa tutacağım. Daha önce belirttiğimiz gibi 1929 krizi ve ‘sosyalizm çekincesi’ bağlamında İkinci Paylaşım Savaşı’nın bir uzantısı olarak düşünülebilecek sosyal devlet, sermaye ve emek arasındaki dağıtımın yeniden düzenlenmesinin ifadesiydi. 1980lerle başlayan neo-liberal dalga bu yeniden düzenlemeden alınan bir intikam olarak okunabilir.

Özelllikle Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi ülkeleri etkileyen 2008 borç krizini, Türkiye’deki daha da artacağı belli olan borç krizini aslında bir iç savaş hali olarak anlayabiliriz. Neo-liberal ekonominin sosyal devletin emek bileşenleri arasında uyguladığı strateji yeniden dağıtımı parçalamaksa, örneğin başta Yunanistan gibi ülkelerdeki durum emek ve sermaye arasındaki gerilim üzerinden yaşanan bir iç savaş durumudur. Borç ekonomik değil, politik bir ilişkiye dönüşmüştür dolayısıyla.[11] Borcunu ödeyemedikleri için intihar edenler, haciz durumları, cinnet durumları, kendini ateşe vermeye kadar giden durumlar bütün bunlar iç savaşın en bariz örnekleridir. Güncel bir örneği düşünebiliriz. Malatya valiliği önünde borçları nedeniyle kendisini yakan ancak sonradan çevredekilerin de yardımıyla yaralanmadan kurtulan Ali Özbay’a borçlarını ödeme taahhüdünü veren vali “sen bir daha kendini yakmayacağına dair basının ve herkesin önünde söz veriyor musun” dedi. Trajikomik deyip geçilebilecek bir Üçüncü Sayfa da olabilir. Vali aslında şu sözü istiyor: “Farkı ifşa edecek şiddet eylemine başvurma. Sınırda yaşamaya devam et. Devleti iyi yaşam için harekete çağırma”.

Borçlandırma sürekli mülksüzleştirmenin de ifadesidir. Belki de bir bakıma “Modern insan artık kapatılan insan değil, borçlandırılmış insandır”. Nejat’ın Abbasağa Parkı’ndaki forumlarda önerdiği borcun reddi, bir çıkış, bir kaçış imkânı olabilir miydi? Üzerine düşünmek gerekiyor. Gezi’nin “borçları ödemiyoruz” hareketine dönüştürülmesi belki politik zemininin süreklileştirilmesini kutuplaşma siyaseti dışında bir yere çekebilirdi. İç savaşı borçlular lehine görünür kılabilirdi.

Komünizm ve iç savaş

Özetle, Menkıbe’deki iç savaş, tarihi bir mağduriyet düzlemi olarak okumayı bırakmayı öneriyor. Diyalektik imgelem’e benzetilebilecek bir şekilde, Üçüncü Sayfa aynı zamanda hem anlık, kanlı bir savaşın hem de orada ifşa edilen toplum çatlakları üzerinden genişletilebilecek bir potansiyele işaret ediyor.

“Bugünün acil görevi iş savaşı derinleştirmektir. Ancak bunun için Beziehung sarsılmaldır, suni denge sarsılmaldır. Denge, yani nispet bir soyut düzlem üzerinden hadlerin dağılımıdır. Had ise verili bir ilişkide potansiyel olarak işlevlendirilebilecek olanaklardır.“ [12]

Anlayabildiğimiz kadarıyla, Nejat bu çatlakların bir çıkışa dönüştürülmesinin, Menkıbe’nin üçüncü bölümünde betimlenen bir örgüt tahayyülüyle gerçekleşebileceğine yer veriyor. Yukarda belirtildiği gibi, komünizm iç savaşı gören ve derinleştiren topluluklar sistemi olarak hayal ediliyor. O yüzden kitabın bütününe göre neredeyse absürd sayılabilecek üçüncü bölüm (“Hatunların Asırlık İhtişamı”) iç savaşın topluluk kurucu yanı düşünüldüğünde daha iyi anlaşılabilir diye düşünüyoruz.

Bu fikrin arkasında, komünizmin devleti ele geçirmekle değil, diğerleri üzerinde etki uyandırabilecek topluluklar halinde örgütlenebileceği fikri vardır. Devlet olmaya karşı, özerkliğini ve bütünlüğünü korumayı başarabilen, sürekli deneyip yanılan, yeniden kurulan, oluş halinde olan bir örgüt…

Komünist örgüt iç savaşı zenginleştiren, ifşa eden, yayan, gerçek devrimci düzlemine çeken, gerekirse devrimin bakış açısı için yeni bir koordinat düzlemi icat eden örgüttür. Böyle bir bakış açısı doğalında savaşın başka türlü bir haliyle askıya alındığı “demokratik” bir doku anlamına gelen hegemonya siyasetine de, talip olan’ı egemenin nazarından yeniden üretecek hak siyasetine de mesafelidir. Bu yüzden kimliklerin tanınması ve maddi temelli dağıtımın yeniden düzenlenmesini öngören radikal demokrasi yerine sürekli bir oluş hali olan komünizmi yeğler. Var olan düzlemler arasından, kendisinin olan yeni bir düzlem kurar. Protesto solu yerine, toplumun üçüncü sayfada ifşa olan çatlakları üzerinde hareket alanı açabilecek kurucu komünist özneyi çağırır.

NOTLAR:

*Sunumun ikinci bölümü olan kadın sorunu üzerine tartışmanın metni daha sonra sitemizde yayınlanacak.

[1] Benjamin, Walter. “Şiddetin Eleştirisi Üzerine.” Şiddetin Eleştirisi Üzerine (2010): 19-42.

[2] Tiqqun, Alexander R. Galloway, and Jason E. Smith. Introduction to Civil War. Semiotexte Los Angeles, 2010.

[3] Clastres, Pierre. “Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu.” Çev. A. Türker & M. Sert. İstanbul: Ayrıntı Yayınları (1992).

[4] Alexandros Kioupkiolis, Giorgos Katsambekis. Radical Democracy and Collective Movements Today : The Biopolitics of the Multitude Versus the Hegemony of the People. Burlington: Ashgate Publishing Limited, 2014.

[5] Agamben, Giorgio, and Kemal Atakay. İstisna Hali. Otonom, 2006.

[6] Menkıbe Tartışmalarında en çok üstünde durulan konulardan biri olan İlksel birikim kavramını Menkıbe mülksüzleştirme için tek seferde gerçekleşen bir şiddet anı okumak yerine, Werner Bonefeld’e benzer şekilde devam etmekte olan bir süreç olarak yorumluyor.

[7] Menkıbe, s.149

[8] Menkıbe, s. 144

[9] Federici, Sylvia. Caliban Ve Cadı. İstanbul: Otonom Yayınları, 2012.

Menkıbe
[10] Ağırnaslı, Nejat. Cadı Kazanında Kaynayan Günahlar: Komünist Hipotezi ve Kurtuluşu Yeniden Düşünmek. Erişim: hayalgucuiktidara.org
[11] Lazzarato, Maurizio. Borçla Yönetmek. İstanbul: Otonom, 2015.
[12] Menkıbe, s. 153

one cıkanlar